<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	>

<channel>
	<title>Sosyalist Umut</title>
	<atom:link href="http://www.sosyalistumut.com/index.php/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.sosyalistumut.com</link>
	<description>Sosyalist Bir Dünya Mümkün!</description>
	<pubDate>Thu, 04 Feb 2010 16:32:58 +0000</pubDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.7.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Tekel işçilerinin mücadelesini destekliyoruz!</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2010/02/04/tekel-iscilerinin-mucadelesini-destekliyoruz/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2010/02/04/tekel-iscilerinin-mucadelesini-destekliyoruz/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Feb 2010 15:47:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=80</guid>
		<description><![CDATA[






]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/resized_SDC11405.jpg" alt="" width="466" height="379" /></p>
<p><span id="more-80"></span></p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/resized_SDC11422.jpg" alt="" width="465" height="620" /></p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/resized_SDC11426.jpg" alt="" width="465" height="620" /></p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/resized_SDC11455.jpg" alt="" width="465" height="620" /></p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/resized_SDC11430.jpg" alt="" width="462" height="346" /></p>
<p><img class="alignnone" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/resized_SDC11417.jpg" alt="" width="463" height="347" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2010/02/04/tekel-iscilerinin-mucadelesini-destekliyoruz/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>4 Şubat’ta Genel Greve, Meydanlara!</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2010/02/03/4-subat%e2%80%99ta-genel-greve-meydanlara/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2010/02/03/4-subat%e2%80%99ta-genel-greve-meydanlara/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 03 Feb 2010 08:39:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<category><![CDATA[grev]]></category>

		<category><![CDATA[tekel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=78</guid>
		<description><![CDATA[TEKEL işçilerine 4-C’yi dayatanlar, sadece TEKEL işçilerinin değil, tüm emekçilerin düşmanıdır. 4-C demek, iş güvencemizin olmaması demektir, sendikal haklarımızın olmaması demektir, ücretlerimizin düşmesi demektir. Çözüm sınırlı iyileştirmeler getirilmesi değildir, bu iyileştirmeler sorunu çözmeyecektir. Sorun, Türkiye emek-gücü piyasalarının esnekleştirilmesi ve özelleştirme adı altında kamu kurumlarımızın yağma edilmesi, eş zamanlı olarak geçimi tarıma bağlı yüz binlerce ailenin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TEKEL işçilerine 4-C’yi dayatanlar, sadece TEKEL işçilerinin değil, tüm emekçilerin düşmanıdır. 4-C demek, iş güvencemizin olmaması demektir, sendikal haklarımızın olmaması demektir, ücretlerimizin düşmesi demektir. Çözüm sınırlı iyileştirmeler getirilmesi değildir, bu iyileştirmeler sorunu çözmeyecektir. Sorun, Türkiye emek-gücü piyasalarının esnekleştirilmesi ve özelleştirme adı altında kamu kurumlarımızın yağma edilmesi, eş zamanlı olarak geçimi tarıma bağlı yüz binlerce ailenin uçuruma itilmesidir. Bu yüzden her işçi direnişi, tüm işçilerin, köylülerin ve kamu emekçilerinin direnişidir, mücadelemiz emekçinin haysiyet mücadelesidir. Bizlere AKP hükümeti ve uluslararası kapitalizmin kurumları tarafından dayatılan ve rasyonel addedilen ekonomi politikaları, açıkça irrasyonel çılgınlıklardır. Sonuçları aç ve açıkta kalmamız, açlıktan veya hastane kuyruklarında ölmemiz olacaktır. 4-C bu karanlık geleceğin, bu disütopyanın prototipidir. Bu hazin akıbeti engelleyebilecek olan yegane kuvvet, emekçilerin özörgütlenmeleridir. Sendikaların yapısına ve yönetim biçimine, yöneticilerin hüviyetlerine dair tartışmaları bir süreliğine ertelemeli, tüm sendika konfederasyonlarımızın ortaklaşa aldığı genel grev kararının ardında tüm gücümüzle durmalıyız. Grevi sahip olması gereken politik anlamıyla kullanınca, TEKEL işçisine iktisadi hayatı felç ederek destek verince, haysiyet mücadelesinde payımıza düşen işi yerine getirmiş olacağız. Bu mücadele güçlendikçe, sınıf tavrını yansıtmayan yöneticiler de birer kağıt gibi savrulup gidecektir.<br />
Sosyalist Umut sendikalarımızın almış olduğu bu kararı tüm gücüyle destekleyecek, 4 Şubat 2010 Perşembe günü sendikalarla omuz omuza alanlarda olacaktır.</p>
<p>4 ŞUBAT’TA GENEL GREVE! 13:00’DA SARAÇHANE’YE!<br />
HER YER TEKEL, HER YER DİRENİŞ!<br />
HERKESE İŞ, HERKESE KAYITSIZ ŞARTSIZ İŞ GÜVENCESİ!<br />
ÖZELLEŞTİRMELERE KARŞI KAMULAŞTIRMA VE İŞÇİ DENETİMİ!<br />
YAŞASIN İŞÇİLERİN BİRLİĞİ!</p>
<p><strong>SOSYALİST UMUT DERNEĞİ</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2010/02/03/4-subat%e2%80%99ta-genel-greve-meydanlara/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>SSGSS ve Yalancının Mumu Hikayesi</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/10/19/ssgss-ve-yalancinin-mumu-hikayesi/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/10/19/ssgss-ve-yalancinin-mumu-hikayesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Oct 2009 19:44:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[SSGSS]]></category>

		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=67</guid>
		<description><![CDATA[
AKP hükümeti tarafından hazırlanan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 2006 Mayısı&#8217;nda yüce meclisimiz TBMM tarafından kabul edilmiş ve 2008 Ekimi&#8217;nde uygulamaya sokulmuştu. Ekim 2009 itibariyle uygulama bir yılını doldurmuş bulunmaktadır. Artık &#8220;ideolojik&#8221; olmayan verilere sahibiz. Başbakanın ve egemenlerin, &#8220;bunlar ideolojik karşı çıkışlar, hiçbir nesnelliği yok.&#8221; diye bir kalemde reddettiği eleştirilerin ne kadar haklı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" title="Sosyalistumut SSGSS" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/ssgss.jpg" alt="" width="448" height="310" /></p>
<p>AKP hükümeti tarafından hazırlanan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 2006 Mayısı&#8217;nda yüce meclisimiz TBMM tarafından kabul edilmiş ve 2008 Ekimi&#8217;nde uygulamaya sokulmuştu. Ekim 2009 itibariyle uygulama bir yılını doldurmuş bulunmaktadır. Artık &#8220;ideolojik&#8221; olmayan verilere sahibiz. Başbakanın ve egemenlerin, &#8220;bunlar ideolojik karşı çıkışlar, hiçbir nesnelliği yok.&#8221; diye bir kalemde reddettiği eleştirilerin ne kadar haklı ve yerinde olduğu tüm çıplaklığıyla orta çıkmış bulunmaktadır. Dahası, sosyal güvenlik sisteminin çokça eleştirilen ve bu uygulamayla sona ereceği iddia edilen gelir-gider dengesizliği iyice artmıştır.<span id="more-67"></span></p>
<p>AKP&#8217;nin yalanlarının ortaya çıkması için 1 yıllık uygulama yeterli oldu. Başlangıçta, bu genel uygulamaya karşı muhalif seslerin kısılması için getirilen, sigortanın özel hastanelerde de geçerli olması, katkı paylarının çok küçük olması gibi bazı kolaylıklar şimdiden terk edilmeye başlandı. Uygulama daha bir yılını doldurmadan, muayenede ve ilaç alımında katkı payları aşırı derecede yükseltildi, bazı tedaviler kapsam dışına çıkarıldı ve özel hastanelerden yararlanma koşulları zorlaştırıldı.</p>
<p>Esas olarak sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin ticarileştirilmesini ve özelleştirilmesini hedefleyen bu dönüşüm programının altında kalınacağı belli olmuştur. Yasalaşma sürecinde meslek örgütü TTB ve sendikaların &#8220;sağlıkta ve sosyal güvenlikte yıkım&#8221; diye ifade ettikleri olgu gündelik yaşamımızda görünür hale gelmiştir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere, dönüşüm programı ile ilgili AKP hükümeti ve taraftarları ile programa karşı çıkan kesimler arasında iki esaslı uzlaşmazlık vardı: Birincisi, sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinin kamusal nitelikli mi, özel nitelikli olduğuyla ilgiliydi. AKP hükümeti ve taraftarlarının söylediği şuydu: bu tür hizmetlerin kamusal yanı olmakla birlikte, özel yanı da vardır ve bütün yükün kamuya yüklenmesi yanlıştır. Bu bağlamda bu tür hizmetlerin ticarileştirilmesi ve mümkün olduğunca hızla özelleştirilmesi gerekmektedir. Programa karşı çıkanlar ise bu tür hizmetlerin kamusal yanının ağır bastığını; finansmanın, üretiminin ve sunumunun kamu tarafından yapılmasının en doğrusu olduğunu; bu tür hizmetlerin piyasa koşullarına terk edilemeyeceğini söylüyordu. İkincisi, AKP hükümeti ve taraftarları dönüşüm programı sonrasında hizmet kalitesinin yükseleceğini,  hizmet sunumunun artacağını, sistemin finansman sorununun çözümleneceğini iddia ediyordu. Karşı çıkan işçi sendikaları ve meslek örgütleri ise teknik olarak bu sistemin pahalı olduğunu, Türkiye gibi refah düzeyi düşük ve kayıt dışı ekonominin büyük olduğu ülkelerde yürümeyeceğini, esnek üretimin giderek yaygınlaşmasıyla birlikte nüfusun büyük çoğunluğunun zamanla sistem dışına itileceğini iddia ediyordu. Bir yıllık uygulama hükümetin yalanlarını, kendi rakamlarıyla ortaya çıkarmış ve sendikaların ve meslek kuruluşlarının haklılığını teslim etmiştir.</p>
<p>Bu dönüşüm programı hem sağlık ve sosyal güvenlik hizmetlerinden yararlanan vatandaşlar hem de bu hizmetleri üreten çalışanlar açısından tam bir yıkıma dönüşmüştür. Yıkımı görmek için bazı rakamları görmemiz yeterli olmaktadır:</p>
<p>*  Muayene ücretleri son zamlarla birlikte %650 artırıldı.</p>
<p>*  Hastaneye yatan, ameliyat olan hastalara da katılım payı zorunluluğu getirildi.</p>
<p>*  Kriz bahanesiyle işten atılanlar, sadece işini ve aşını kaybetmedi, sağlık hizmetlerinden de mahrum kaldılar.</p>
<p>*  Anne babaları GSS primi ödeyemeyen 18 yaş altındaki çocuklar için kısıtlamalar, engeller getirildi.</p>
<p>* 2009 yılı Ocak-Temmuz döneminde sağlık harcamaları geçen yılın aynı dönemine göre %13,07 oranında arttı.</p>
<p>*  SGK&#8217;nın 2009 yılı Ocak-Temmuz dönemindeki gelir-gider farkı, geçen yıla göre olumsuz yönde % 5,2 arttı</p>
<p>*  SGK&#8217;nın ilaç harcamaları Haziran sonunda %20,2 oranında arttı.</p>
<p>*  Tedavileri uzun süren hastalar için verilen süresiz raporların geçerlilik süreleri en fazla iki yıla indirildi. Aynı uygulama çerçevesinde, bazı ilaçların kullanımı daha da kısıtlanarak 6 aya düşürüldü. Uygulama uzun süreli tedavilerde, kronik hastalarda, özellikle yaşam boyu ilaç kullanmak, tedavi görmek durumunda kalan hastalar ya da engelliler için her seferinde rapor alabilmek için zahmetli bir süreç izlenmesi anlamına geliyor.</p>
<p>*  Hastanelerde temizlik, yemek, güvenlik gibi hizmetlerin yanında doktor ve diğer yardımcı personelin de taşeronlaştırılması uygulaması başlamıştır.</p>
<p>* Sağlık hizmeti şimdiden %30 oranında özelleştirilmiş bulunmaktadır. Bazı uzmanlık alanlarında bu oran %50&#8242;yi de aşmıştır.</p>
<p>…..</p>
<p>Görünen o ki SSGSS tartışmaları yeniden başlayacaktır; çünkü insanların canı yanmaya başlamıştır. Bu bağlamda yine ilk girişimi emek örgütleri gerçekleştirdi.</p>
<p>18 Ekim&#8217;de hep beraber, geleceğimize sahip çıkmak için Kadıköy&#8217;deydik. Mitinge bizler de Sosyalist Umut olarak sloganlarımızla katıldık.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/10/19/ssgss-ve-yalancinin-mumu-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Krizin Sorumluları, Krize Çözüm Olamazlar!</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/10/01/krizin-sorumlulari-krize-cozum-olamazlar/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/10/01/krizin-sorumlulari-krize-cozum-olamazlar/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2009 19:16:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<category><![CDATA[6 Ekim İstanbul IMF Toplantısı]]></category>

		<category><![CDATA[Dünya Bankası]]></category>

		<category><![CDATA[Dünya Ticaret Örgütü]]></category>

		<category><![CDATA[IMF]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=59</guid>
		<description><![CDATA[Sermayedarların açgözlü, yıkıcı kar hedeflerine dayalı kapitalizm kendisini yerel, ulusal ve küresel ölçeklerde düzenlemek için çeşitli kurumlara ihtiyaç duyar. Kapitalizmin ulusal sınırlar içinde düzenleyiciliğini yapan kurum ulus devletse, küresel ölçekte bu işlevi üstlenen kurumlar 1945’ten bugüne kadar faaliyette bulunan IMF, DB ve DTÖ’dür. Doğuşundan bu yana küreselleşme doğrultusunda içgüdüsel eğilimlere sahip olan sermaye; IMF, DB [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sermayedarların açgözlü, yıkıcı kar hedeflerine dayalı kapitalizm kendisini yerel, ulusal ve küresel ölçeklerde düzenlemek için çeşitli kurumlara ihtiyaç duyar. Kapitalizmin ulusal sınırlar içinde düzenleyiciliğini yapan kurum ulus devletse, küresel ölçekte bu işlevi üstlenen kurumlar 1945’ten bugüne kadar faaliyette bulunan IMF, DB ve DTÖ’dür. Doğuşundan bu yana küreselleşme doğrultusunda içgüdüsel eğilimlere sahip olan sermaye; IMF, DB ve DTÖ gibi farklılaşan işlevlere sahip kurumlar aracılığıyla birikim sürecini uluslararası düzeyde örgütler. <span id="more-59"></span>Ticaret, üretim, finans alanlarında uluslararasılaşma olanağını yakalayan sermayeler için farklı ulus devletlerin farklı para birimleri, maliye- para politikaları sistemin işleyişinde uyumsuzluk sorunları yaratır. Ayrıca kapitalizmin 1800’lü yılların sonundan bu yana küresel ölçekte büyük toplumsal altüst oluşlarla gelen krizlerinin neden olduğu yıkıcı sonuçlar sistemin varlığını sürdürebilmesinde sorunlar yaratmaktadır. Ülkeler arasında sermayenin hareket imkânını zayıflatan iktisat politikası uyumsuzluklarını gidermek, aralarındaki para ve mal hareketlerini geliştirerek bütünleşme ilişkilerini geliştirmek, sermaye birikim süreçleri için yeni çözümler ve stratejiler üretmek IMF, DB ve DTÖ’nün temel sorumluluklarıdır. Uluslararası para hareketlerini, üretken ve ticari sermaye hareketlerini düzenleyen bu üç kurum ülkelerde yeni kar olanaklarının önündeki önceki sermaye birikim rejiminden kalan engelleri kaldırmak için hükümetler ve sermaye çevreleri arasında çeşitli anlaşmalar, uyum programları ve toplantılar düzenlerler.</p>
<p>Bugüne kadar hükümetlerin bu kurumlarla eşgüdümlü olarak; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kamusal hizmetlere ayrılan kaynakların azaltılması ve bu hizmetlerin ticarileştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi, şirketlere doğal zenginlikleri yeni yatırım alanlarına dönüştürmek için çevre koruma standartlarının kaldırılması, tarımda küçük üreticilere yapılan desteklemelerin kaldırılması vs… gibi uygulamalar hayata geçirilmiştir. Amerika’nın diğer ülkelere göre daha fazla söz sahibi olduğu IMF, kamusal hizmetlerde ülkeleri tasarruf etmeyi zorlarken, bütçeden silah alımlarına ayrılan kaynaklarda tasarruf talep ettiği bugünlerde görülmemiştir.</p>
<p>1-7 Ekim tarihleri arasında üye ülkelerin üst düzey bürokratlarının, maliye bakanlıklarının, Merkez bankaları yöneticilerinin, özel kesim temsilcilerinin ve akademisyenlerin katılacağı IMF toplantısı İstanbul’da yapılacak. Toplantıda krize çözüm, toparlanmaya destek, ekonomik istikrarın sağlanması için finans sistemi reformları, yeni para ve maliye politikaları, borçlu ülkelerin durumu gibi konular üzerinde durulacak. Dünya emekçilerini sonu gelmez yoksulluklara, kölelik koşullarına mahkûm eden politikaların mimarları krizden çıkış ve ekonomik istikrardan söz ettiklerinde artık anlıyoruz ki sermaye sahiplerinin, mülklülerin egemenliklerini pekiştirecek yeni iktisadi yapılar öneriyorlar. IMF bürokratları, sermaye temsilcileri, neoliberal iktisatçılar “yeniden yapılanma” ve “yapısal reformlar” ifadelerini bütün toplumun çıkarınaymış gibi kullanarak küresel sermayenin sinsi çıkarlarını gizlemeye çalışıyorlar.</p>
<p>Türkiye’nin büyük sermayesi de bu denklemin dışında değil. Tıpkı Avrupa, ABD kökenli firmaların Türkiye’de yaptığı gibi Mısır, Hindistan, Tacikistan, Kuzey Irak gibi çeşitli ülkelerde gözü dönmüş Türk şirketleri zenginliklerini arttırmak için özelleştirme ihalelerine, fabrika ve finans yatırımlarına girişiyorlar. IMF’nin dünya genelinde ülkelere önerdiği iktisadi serbestlik düşüncesi ve uygulamaları Türk sermayesinin de önünü açıyor. Dünyanın dolar milyarderleri listesine bakıldığında, küresel kapitalizmle bütünleşen “Şu Çılgın Türkler”’in ne kadar büyük birikimler elde ettiğini bütün netliğiyle görebiliyoruz. Ekonomi dergisi Forbes’in yayınladığı 2004 yılı dünyanın en zengin dolar milyarderleri listesine 6 Türk işadamı girerken, 2008’de bu rakam hızlı bir artışla 35’e çıktı. Türkiye büyük sermayesinin temsilciliğini yapan TUSİAD’ın bugünlerde “IMF ile işbirliği halinde yapısal reformların sürdürülerek, uluslararası alanda Türk ekonomisinin rekabet gücünün artırılması” yönünde açıklamalar yapması tesadüf değildir. IMF talimatlarını uygulayan ülkelerin büyük ekonomik krizler yaşamalarına ve toplumun büyük bir kısmını yoksullaştırmasına rağmen hükümetlerin bu talimatlara uymasının ve ekonomik gelişimlerini bu yönde planlamak yolunda diretmesinin en büyük sebebi, Türk sermayesinin küresel kapitalizmle süregelen işbölümünde var olan pürüzlerin giderilmesi ihtiyacıdır. Bu nedenle IMF programları, Türkiye’de ulusalcı, milliyetçi çevrelerin ifade ettiği gibi dışarıdan Türkiye’ye tek taraflı olarak dayatılan programlar değildirler.</p>
<p>IMF’nin Türkiye, Latin Amerika, Afrika’daki gibi geç kapitalistleşen ülkeler için özel bir önemi vardır. Çünkü bu ülkelerde sanayi kapitalizminin üretken faaliyetlerini sürdürebilmesi yatırım malları, ara malları ithalatına bağlıdır. Bununla birlikte küreselleşme sürecinde bu ülkelere doğru hızlı mal ve hizmet hareketi başlamıştır. Bu durumun doğal sonucu Türkiye gibi ülkelerin süreklilik gösteren döviz borçlarıdır. Özellikle Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler döviz kıtlığı ve kurlardaki anormal artışlarla kendisini göstermektedir. Sermayenin küresel ekonomiyle bütünleşirken yaşadığı sorunları ulus devlet ve IMF gibi uluslararası kurumlar çözüme uğratır. Ancak sermaye için çözüm anlamına gelen müdahaleler toplumun büyük bir kısmı için sorunların artması demektir. Geç kapitalistleşen ülkelerin dış kredilere olan talebi arttırdığından IMF ile yapılan anlaşmalar, yapısal uyum programları,  krediler her daim gündemde kalmalıdır. IMF,  kredileri önerdiği istikrar programlarının uygulanması şartıyla verir. IMF’nin hükümetlerle yaptığı bağlayıcı anlaşmalar ülkelerin özerk politika yürütebilmesi ve seçmen iradesinin iktisadi-siyasi kararlarda etkili olabilmesi olanağını giderek ortadan kaldırır. Bu nedenle küresel kapitalizmin sürekli değişen ihtiyaçları düzenleyici kurumlar hükümetler aracılığıyla parlamenter demokrasinin altını oyar. Bu nedenle demokrasi söylemi, ancak anti-demokratik bir iktisadi rejimin sorumlusu olan kapitalist sistemin eleştirisiyle tutarlılık kazanır. “IMF ile anlaşılsın” söylemi artık bir “iktisadi öneri” boyutunu çoktan aşmış ve emekçiler üzerinde faşizan bir dayatmaya dönüşmüştür.</p>
<p>Sonuç olarak sermayedarların ekonomik istikrar, reformlar, uyum programları gibi ifadeler arkasına gizlenmiş çıkarları IMF, DB ve DTÖ gibi kurumlar aracılığıyla, dünyanın bütün ülkelerinde emekçileri köleleştirmektedir ve işçiler, emekçiler, kadınlar için sermayenin hapishanesinde mahkûm olmak alınyazısı değildir. Kürt, Türk, Alevi veya Müslüman emekçiler artık kaderlerini IMF’ye, sermayeye ve onun devletine teslim edemez. Emekçiler küçüklü, büyüklü bütün işletmelerin üretim planlaması, gelirlerin bölüşümü gibi alınan bütün kararlarında söz sahibi olmak için işyeri düzeyinde örgütlenen sendikalar kurmalı veya mevcut olanları yeniden yapılandırmalıdırlar. İktisadi demokrasi konusunda adımlar atılmadan devleti daha etkin olmaya çağırmak, finansal sermayeye karşı sanayi yatırımlarını desteklemek, IMF kredilerine başvurmak sürekli krizler üreten kapitalizmin gelecekteki yeni krizlerine davetiye çıkarmak olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/10/01/krizin-sorumlulari-krize-cozum-olamazlar/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Yılda 3 Dakika Yetmez!</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/09/15/yilda-3-dakika-yetmez/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/09/15/yilda-3-dakika-yetmez/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 15 Sep 2009 11:18:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<category><![CDATA[akp]]></category>

		<category><![CDATA[iş güvenliği]]></category>

		<category><![CDATA[işçi sağlığı]]></category>

		<category><![CDATA[sağlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=50</guid>
		<description><![CDATA[AKP hükümeti işçi haklarına yönelik saldırgan tavrına her geçen gün bir yenisini daha ekliyor. Son olarak İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği alanında yeni bir yönetmelik yayınlayarak liberal politikalarını daha da derinleştirmek ve de işçi sınıfına saldırmak konusundaki ısrarcılığının bir kez daha altını çizdi.
AKP Hükümeti’nin 15 Ağustos’ta yayınladığı İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimleri ile Ortak Sağlık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AKP hükümeti işçi haklarına yönelik saldırgan tavrına her geçen gün bir yenisini daha ekliyor. Son olarak İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği alanında yeni bir yönetmelik yayınlayarak liberal politikalarını daha da derinleştirmek ve de işçi sınıfına saldırmak konusundaki ısrarcılığının bir kez daha altını çizdi.</p>
<p>AKP Hükümeti’nin 15 Ağustos’ta yayınladığı İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimleri ile Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri Hakkında Yönetmelik bütün yetkilerin Çalışma Bakanlığında toplandığı, işyeri hekimliği hizmetlerini ve işyeri hekimliği eğitimini piyasaya açan bir yaklaşım taşıyor.<span id="more-50"></span></p>
<p>Yönetmelik 2003 yılından sonra Türk Tabipler Birliği ve birçok üniversitenin işbirliğiyle düzenlenen eğitimler sonucunda verilen ve geçerliliği yargı kararlarıyla saptanmış olan işyeri hekimliği sertifikalarının iptaline ilişkin düzenlemeler içeriyor. Bu düzenlemeler sonucunda sağlık hizmeti veren ticaret şirketlerine işyeri ortak sağlık ve güvenlik birimi kurma ve işyerlerine sağlık hizmeti satma hakkı tanınıyor. Kısacası yeni yönetmelik sağlık alanındaki ticarileşmenin çalışma hayatı alanındaki bir ayağını oluşturuyor.</p>
<p>İşyeri sağlık birimlerinin sağlık şirketlerince yürütülmesi durumunda, bu taşeron firmalar işverenle yaptığı ticari anlaşmanın sürmesi için işverenin tarafını tutacak ve çalışanın sağlık alanındaki pek çok hakkını uygulamasına engel olacaklardır. Türk Tabipler Birliği ve Tabip Odaları gibi kurumların lisans ve denetleme açısından devre dışı bırakılmaları, işyeri sağlığı gibi önemli bir konunun işverenlerin isteği doğrultusunda taşeronlara teslim edilmesi anlamına gelmektedir.</p>
<p>Yeni yönetmelik, işyeri sağlık birimlerinde hemşire ve sağlık memuru gibi yardımcı sağlık personeli istihdam etme yükümlülüğünü de kaldırıyor. Böylece işyerinde meydana gelebilecek kaza ve yaralanmalarda ilk müdahaleyi yapabilecek ehliyetli sağlık personelinin bulundurulmasına gerek kalmıyor. Bu çerçevede sağlık açısından riskler taşıyan alanlarda çalışan işçilerin durumunun herhangi bir kaza anında ne olacağının belli olmadığını söyleyebiliriz. Bu yönetmeliğin uygulandığı durumlarda işliklerde Tuzla’daki tersanelerdekine benzer iş cinayetlerinin çoğalacağını rahatlıkla öngörebiliriz.</p>
<p>Yönetmelikle işyeri hekimlerinin işçilerin işe giriş ve periyodik muayeneleri için ayırmakla yükümlü olduğu süre yılda 10 işçiye 30 dakikaya indiriliyor. Bu tek işçiye yılda 3 dakika demek. Kısacası zaten sağlık sisteminin içinde bulunduğu durum itibariyle pek çok hakkı elinden alınmış olan işçilerin işyerlerinde sağlık hizmeti alabilmesi ihtimali de ortadan kalkıyor.</p>
<p>AKP hükümetinin son icraatlarından olan bu yönetmelik hükümetin nasıl da burjuvazinin saflarında yer aldığının göstergelerinden birisidir. İşçi başına yılda 3 dakikalık muayeneyi uygun gören, işyeri hekiminin mesleki bağımsızlığı için herhangi bir düzenleme içermeyen; hatta tam tersine işyeri hekimini taşeron sağlık firması üzerinden patronla ilişkilendiren bu yönetmelik, AKP’nin halk kesimlerinden aldığı oylardan elde ettiği güçle kimlere hizmet ettiğini gözler önüne sermektedir. Bu çerçevede AKP’yi destekleyen halk kesimlerinin de desteklerini gözden geçirmeleri ve işçi sınıfının çıkarları çerçevesinde liberal saldırganlığa karşı birleşmeleri gerekmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/09/15/yilda-3-dakika-yetmez/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>1 Eylül Dünya Barış Günü</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/08/30/1-eylul-dunya-baris-gunu/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/08/30/1-eylul-dunya-baris-gunu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Aug 2009 20:45:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<category><![CDATA[Dünya Barış Günü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=41</guid>
		<description><![CDATA[“İnsan soyunun düşmanlarıyla yalnızca kendin için değil, zira tam özgürlük gününü göremeyebilirsin, ama memedeki çocuk için boğuşuyorsun”
Yukarıdaki söz iki yüz yıl öncesinden geliyor da olsa, günümüz hak ve özgürlük mücadelelerinin hayli çetrefilli ve uzun soluklu bir süreç gerektirmesi itibariyle, zamanının yaşam koşullarıyla sınırlandırılamayacak kadar devrimci bir edebiyatın ürünüdür.

Siyasal iktidarların sahip olduğu sonsuz araçlar itibariyle, karşısına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“İnsan soyunun düşmanlarıyla yalnızca kendin için değil, zira tam özgürlük gününü göremeyebilirsin, ama memedeki çocuk için boğuşuyorsun”</p>
<p>Yukarıdaki söz iki yüz yıl öncesinden geliyor da olsa, günümüz hak ve özgürlük mücadelelerinin hayli çetrefilli ve uzun soluklu bir süreç gerektirmesi itibariyle, zamanının yaşam koşullarıyla sınırlandırılamayacak kadar devrimci bir edebiyatın ürünüdür.</p>
<p><span id="more-41"></span></p>
<p>Siyasal iktidarların sahip olduğu sonsuz araçlar itibariyle, karşısına çıkan gerek emek eksenli gerekse etnik temelli hak taleplerine karşı en sık başvurduğu yöntem sendikal örgütlenmeyi engelleme ve de tarihsizleştirip sınıflar üstü argümanlarla kitleleri meşgul etmektir. İşsizlik sigortasına el koyan, kamu emekçisinin toplu sözleşme hakkını elinden alan, tersanelerdeki ölümlere ses çıkarmayan ve bunların yanında Kürt halkının kurtarıcılığına soyunan yine AKP hükümetidir. Emek mücadelesinin önünde yıllardır barikatlar kuran AKP’nin kendini bu hususta birden “özgürlük savunucusu” ilan etmesi samimi olmamakla beraber gerçekçi de değildir. Zira bu demokratik açılım kimler içindir? Bir başka deyişle, Kürt toplumu homojen bir toplum mudur? Elbette ki diğer topluluklarda olduğu gibi burada da sınıfsal bir yapı vardır ve içinde sermayedarı da vardır emekçisi de. Farklı çıkar gruplarına sahip bir topluluğun, yukarıdan sunulan bu demokratikleşme paketinin alt metinlerine dikkat etmesi gerekir.</p>
<p>Güneydoğuda yıllardır süregelen çatışma ortamı ve devletin yarattığı toplumsal huzursuzluk, bölge genelindeki yatırımların önüne geçmiş, bunun yanında hükümet politikalarıyla ülke ekonomisinin yarısından fazlasını kapsayan tarım sektörü AB bütünleşme süreci doğrultusunda %5 lere çekilirken oransal olarak geri kalan kesim işsizleştirilmiş ve belli başlı merkezlere göç etmek durumunda bırakılmışlardır. İktidarın şimdiki manevrası ise, toplumsal hak talepleri anayasal düzlemde ele alınıp somutlaştırılması zorunlu olan bu topluma gerçek haklarını vermekten ziyade piyasa anlamında yıllardır atıl kalmış bu yatırım alanlarını sermayeye açmak üzerinden okunmalıdır. Bunu aynı zamanda Kürt toplumunun da kendi sermayedarlarına sahip olduğu gerçekliği doğrultusunda düşünmeliyiz.</p>
<p>Türkiye solunun etnik toplulukların hak mücadelelerine destek vermesi bir gereklilik olduğu gibi bu toplulukların kendi alan faaliyetlerinin dışında emek mücadelesine etkin bir şekilde katılımı, aşağıdan yukarı ve çok daha gerçekçi “demokratikleşme açılımlarını” ortaya çıkarması noktasında oldukça aciliyeti olan bir ihtiyaçtır. Bu tespit bu coğrafyada yaşayan diğer halklar için de geçerlidir. Uluslar arası hukuk jargonları ve strateji diliyle düşünmeye zorlanan/zorlanmış olan Ermeniler ve Türkiye halkları için mücadele etmiş olan Hrant Dink’in “sakıncalı” olmasının sebebi Ermeni olması olabilir ancak onu daha da “sakıncalı” kılan onun “Sosyalist bir Ermeni” olmasıdır.</p>
<p>“Barış” tan siyasal iktidarların anladığı bir tür uzlaşı halidir. Hak ve özgürlüklerin olmadığı bir ülkede barışın herhangi bir teminatı kalmayacağı gibi ondan söz etmek de mümkün değildir. Karaköy’deki Kürt balıkçının, Kumkapı’daki Rum meyhanecinin, Kapalıçarşıdaki Ermeni kuyum işçisinin ortak yanı emekçi olmalarıdır ve toplumu dikey olarak bölen iktidarlara karşı en güçlü cevap bu ortaklığın örgütleştirilmesiyle mümkündür.</p>
<p>Barışın bir uzlaşı talebi olmadığını, söylenmesi ve yapılması gereken daha birçok şey olduğunu haykırmak için 1 Eylül’de Kadıköy’de buluşmak üzere…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/08/30/1-eylul-dunya-baris-gunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Açılım Süreçleri ve Kürt Sorunu</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/08/24/acilim-surecleri-ve-kurt-sorunu/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/08/24/acilim-surecleri-ve-kurt-sorunu/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 Aug 2009 10:30:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<category><![CDATA[kürt sorunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=28</guid>
		<description><![CDATA[
Son iki hafta boyunca Türkiye siyaseti tekrardan Hükümet açılım süreçlerine kilitlendi. Bilindiği üzere AKP Hükümetleri dönemi, aynı zamanda “açılımlar dönemi” olmuştur; Cumhuriyet tarihine de bu kavram bağlamında geçeceğini beklemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi sorunlarının her biri konusunda bir, hatta birkaç açılım süreci yaşadık. Aslında yaşayıp yaşamadığımız konusunda da pek emin olamadık; yani “açılım” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="MARGIN: 0cm 0cm 0pt; TEXT-ALIGN: justify">
<p class="MsoNormal"><span>Son iki hafta boyunca Türkiye siyaseti tekrardan Hükümet açılım süreçlerine kilitlendi. Bilindiği üzere AKP Hükümetleri dönemi, aynı zamanda “açılımlar dönemi” olmuştur; Cumhuriyet tarihine de bu kavram bağlamında geçeceğini beklemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi sorunlarının her biri konusunda bir, hatta birkaç açılım süreci yaşadık. Aslında yaşayıp yaşamadığımız konusunda da pek emin olamadık; yani “açılım” nasıl bir şey onu da tam kavrayabildik sayılmaz. Hükümetin açılımları esaslı bir politika mı, yoksa konjonktürel taktikler mi?<br />
<span id="more-28"></span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>“Açılımlar dönemi” kavramının kullanımı doğru olsa gerek: Alevi açılımı, Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Rum açılımı, Avrupa birliği açılımı, Türban açılımı, Kıbrıs açılımı, Anayasa açılımı ve şu an ismini koymayı akıl edemediğimiz diğerleri. AKP hükümetleri bu açılımlardan bazılarını seçim beyannamelerine ve hükümet programlarına da koydu. Peki, bu “açılım”ların hangilerine ne kadar ehemmiyet gösterildi, hangi açılımdan ne gibi bir sonuç alındı?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Aslında AKP’nin yaptığı en büyük açılımların “piyasa açılımları” olduğunu görmekteyiz, adeta uzmanlık alanı bu; çünkü bu alandaki başarılarını kaydetmemek olmaz. Zira, uzmanlık alanı olmadığı için midir bilinmez, diğer sosyal içerikli açılımlarından pek bir şey çıkmadığı ortada. Bu açılımların çoğunda esaslı niyet eksikliği söz konusu olduğu bilinmekle birlikte, kullanılan açılım yönteminin de sorunlu olduğu görülmektedir. Birincisi, sorun ne olursa olsun AKP’nin ilk yaklaşımı ‘makro ekonomi analizi’ biçiminde olmakta. Yani kendi kafasındaki süreci inşa etmek üzere yola çıkıyor ve değişkenler üzerinde oynamaya başlıyor. Fakat sosyal etkenler iktisadi değişkenlerden nitelik olarak farklı olduğundan sonuç alınamamış oluyor. İkincisi, açılımlar bağlamında muhataplarını belirleme ve onlarla samimi iletişim kurma noktasında sıkıntılı, kendini açıkça ortaya koyamayan bir tutuma her defasında girmekten kaçınamıyor. Özellikle bazı sosyal sorunlarda AKP’li egemenlerin kendi zihniyet dünyalarıyla yüz yüze gelmeleri kaçınılmaz oluyor. Örneğin, Alevi açılımını ele alalım: birkaç defa süreç başlatıldığını duyduk, biliyoruz; fakat bu süreçlerden sonuç çıkmadığını da biliyoruz. Öte yandan bir şeyi hep atlıyoruz: bu süreçler nerelerde tıkanıyor, ya da tıkanıyor da mı sonuç çıkmıyor? Bu sorular üzerinde kamuoyunun düşünme fırsatı dahi olmuyor, olamıyor; çünkü açılımların sürekli yenileri geliyor ki, hepsi de çok ciddi başlıklar; beklentiler hemen öbür yana çevriliyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Ekonomi sahasında, programına koyduğu her şeyi harfiyen uygulamaya geçiren, “Babalar gibi satarım, kim çıkıyorsa çıksın karşıma!” şeklinde açık ve net tutum takınan AKP Hükümeti, sosyal konularda ise bütünlüklü, ilkeleri açık ve net programlar geliştirmekten kaçınmaktadır. Çünkü kendilerini “muhafazakar demokrat” olarak ifade eden AKP’liler ne kadar ‘demokrat’ ne kadar ‘muhafazakar’ olduklarının açıkça ortaya çıkmasından çekinmektedirler.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kürt Açılımı:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Öncelikle “Kürt meselesi”ni tarihi bir konu olarak görmek ve geçirdiği süreçleri dikkatle takip etmek ve bugün gelinen noktayı iyice değerlendirmek gerekiyor. Türkiye sınırları içersindeki Kürt hareketinin konumu ve tam ortasında Kürtlerin yaşadığı Ortadoğu coğrafyasının Dünya siyaseti bağlamındaki konumu belirgin ve geleceği tam olarak kestirilemez bir biçim almıştır. Söz konusu kestirilemezlik uzunca bir süreden beri üzerinde kafa yorulan bir olgu; öte yandan uluslar arası siyasette durum gitgide belirginlik kazanmakta, aktörlerin taktik manevraları sıkışmakta ve yetersiz kalmakta; daha açık ve belirgin tutum ortaya koymak durumunda kalmaktadır. Böylesi bir uluslar arası konjonktüre paralel ve eşzamanlı olarak Kürt hareketinin sahip olduğu siyasi ve askeri organizasyon yeteneği ve uluslar arası diplomasi birikimi Türkiye Devleti yöneticilerini “Kürt meselesi” diye adlandırılan tarihi sorun konusunda belirgin ve belli bir düzeyde kabul edilebilir bir program ortaya koymaya yöneltmiştir. Bu bağlamda sorunu daha bütünlüklü kavradığımızda, Türkiye Hükümetinin ve iktidarı paylaştığı, başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere, diğer kurumların Kürtlere yönelik bir takım politikalar (açılımlar) geliştirmeleri ‘gerçek’ bir gündemdir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Son iki haftadır, Hükümetin “demokratik açılım” diye takdim ettiği bir sürecin yürütülmekte olduğuna tanık olmaktayız. Öte yandan Kürt hareketinin önderi olarak bilinen ve halen cezaevinde olan Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklayacağını deklare ettiği “demokratik çözüm paketi” de sıkı bir beklenti oluşturmuştu ki, nihayetinde açıklanabildi ve Türkiye kamuoyunun beklentilerini karşılamadığı görüldü. Şimdi ise beklentiler Hükümete yöneldi, acaba oradan ne çıkacak?</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Öncelikle Hükümetin yöntemini sorunsallaştırmamız gerekiyor. Hükümet (diğer yönetici kurumlar da dahil) esas olarak, klasik devlet yönetimi mantığı çerçevesinde, gizli bir program uygulamakta, tam olarak ne yapmayı düşündüğünü açıkça ortaya koymamaktadır. Hükümetin, ne ifade ettiği siyaset bilimi literatüründe hala tartışma götürür olan “ulusal çıkar”, “devletin bekası” gibi stratejik hesaplara boğulduğu ve bir ölçüde de bu hesapların içinden çıkamaz hale geldiği görülmektedir. Birbirine zıt ifadeleri en yetkili ağızlardan sürekli duymak bu kanaatin doğruluğuna işaret eder. Bir defa “Kürt sorunu” diye bir sorun var mıdır, yok mudur? Devlet yönetimi bu konuda sürekli görüş değiştirmekte. Son süreçte böyle bir sorunun varlığı üzerinden bir açılımın gündemde olduğu İçişleri Bakanı ve diğer bazı yetkililer tarafından açıkça dile getirildi. Burada “Kürt sorunu” derken hükümetin neyi anladığı tam olarak açık olmamakla birlikte, genel söyleminden şu çıkarılabilir: bir defa sorunun tarihsel ve yapısal boyutu yok sayılmakta, Cumhuriyet döneminin başından itibaren yaşanan süreçler yok sayılmakta; bütünlüklü ve kabul edilebilir bir özeleştiri yapılmamaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bu süreç sonunda hükümet tarafından çerçevesi tam olarak belirginleşmiş bir paket programın çıkıp çıkmayacağı tartışma götürür olmakla birlikte, çıkacağı yönünde işaretler güçlüdür. Hükümetin ve diğer devlet yetkililerinin genel söylemine bakılırsa ve muhalefet partilerinin, kamuoyunun ağırlıklı bir kesiminin tutumu göz önünde bulundurulursa çıkacak paket programın siyasal Kürt hareketini tatmin etmesi muhtemel değildir. Hatta Türkiye’deki siyasi ve bürokratik yöneticilerin bu bağlamdaki genel eğilimleri ve kültürleri de dikkate alındığında, açıklanacak muhtemel bir paket programın tam olarak uygulanacağı da oldukça kuşkuludur. Bu noktada Kürt hareketinin ortaya koyacağı ve takip edeceği siyasal hat esas önemde olacaktır.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hükümetin bir paket program çıkarma olasılığını güçlendiren işaretler şunlardır: Birincisi hükümetin şimdiye kadar uyguladığı yöntemin yetersiz ve etkisiz kaldığı görülmüştür. Bazı demokratik hakların sınırlandırılarak ve devlet güdümünde kullandırılacak şekilde tanınması şeklindeki bu yöntem, tersi bir etki doğurmuştur; tüm çabalara rağmen son yerel seçimlerde istenilen sonuçlar alınamamış, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede siyasal Kürt hareketi tercih edilmiştir. Hükümetin uyguladığı bu yöntem Kürt nüfusunun AKP iktidarının samimiyetine olan inancını zedelemiş ve kırmış, bölgedeki AKP oyları bütün ekonomik yardım seferberliğine rağmen düşüşe geçmiştir. Bölgede oy alabilen başka bir siyasi partinin bulunmadığını göz önüne aldığımızda AKP oylarındaki düşüşün işareti oldukça ciddidir. İkinci olarak, hükümetin başlattığı “açılım” sürecine MHP’nin net karşıt tutumuna rağmen, CHP’nin başlangıçtaki sert tutumu bırakıp daha yumuşak bir tutuma yönelmesi; sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların ağırlıklı olarak olumlu yaklaşmasıdır. Tabi bu olumlu yaklaşımların belli sınırları da işaret ettiğini belirtmek gerek. Örneğin CHP yönetimi üniter devlet yapılanmasının değiştirilemeyeceği ve anadilde eğitimin hakkının kabul edilemeyeceği şeklinde iki önemli sınır çizmiştir. Aynı hassasiyetlerin başka birçok kesimler tarafından da sahiplenildiği görülmektedir. Üçüncü olarak, Ortadoğu coğrafyasının güvenlik açısından belirsizlik arz eden ve Türkiye’yi endişelendiren durumu ve Türkiye kökenli sermayenin Ortadoğu coğrafyasındaki etkinliğinin tehlikeye girmesi olasılığı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hükümetin oluşturacağı “demokratik açılım paketi”nin siyasal Kürt hareketinin beklentilerini karşılamayacağı açıktır. Birincisi Kürt hareketinin illegal kesimlerinin yanında, legal kesimlerinin büyük bir kısmının da muhatap kabul edilmeyeceği belli olmuştur. Koordinatör bakanın dediğine göre tek muhatap “millet”tir. Eğer millet kavramıyla ifade etmeye çalıştığı şey soyut anlamda bir millet ise bunun karşılığının olmadığı açıktır; yok eğer TBMM işaret ediliyorsa o zamanda sürecin CHP’nin çizdiği çerçevede ilerleyeceği bellidir. Çünkü MHP’nin konuya bakışı açık ve net olarak böylesi bir süreci reddetmek yönündedir. Diğer muhalefet partisi DTP ise tam bir bütün şeklinde muhatap görülmemekte, küçük bir kısmı hariç PKK ile özdeş kabul edilmektedir. İkincisi, Türkiye’nin idari yapılanmasıyla ilgili yeni bir düzenleme konusunda hükümet henüz bir şey demedi. Yani eğer bir paket oluşturulacaksa, bunun uygulayıcısı sicili pek de iyi görünmeyen bugünkü kamu idaresi mantığı olacaktır. Bu noktada, söz konusu açılım paketi siyasal Kürt hareketini parçalamanın ötesinde, gerçekten demokratik, katılımcı bir çözüm getirmiş olmayacaktır. Örneğin Deniz Baykal “Milli kimliğe” saygıyı ve bu kimliğin sahiplenilmesini etnik kimliklerin özgürlüğü için şart koşuyor ve şöyle diyor:<span> </span><em><span>“</span></em></span><em><span>Bu kimlik Türkiye için Türk milleti milli kimliğidir. Bu kimlik öyle kolay oluşmamıştır. Tarihten süzülüp gelmiş, uğruna büyük mücadeleler verilmiş bir kimliktir.”</span></em><span><span> </span></span><span>Bura sözü edilen tarih bir defa sorunludur ve esasında bugün yaşadığımız sorunların da kaynağıdır. Yani “Türk milleti” kimliği ulusal bir kimlik midir, yoksa etnik bir kimlik midir? Göründüğü kadarıyla Cumhuriyet tarihi bu sorunun cevabını açık ve net olarak verememiştir. Bu bağlamda şu söylenebilir: siyasal Kürt hareketinin ve onun da ötesinde sosyalist ve sahici demokratların da talebi olan milli kimliğin esaslı biçimde yeniden tarif edilmesi, CHP’nin tutumu dikkate alındığında zor. Çünkü bu talep devletin kuruluşunun yenilenmesiyle eşdeğerdir, çünkü eğitim dilinin ötesinde temel eğitim sisteminin, milli tarih yazımının bütünüyle yenilenmesi söz konusudur. Yani Anayasa’da coğrafi temelli yapılacak bir “Türk Milleti” tarifi ile temel eğitimde verilen “milli tarih” kavrayışının birbiriyle örtüşmesi de gerekmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bununla birlikte kamuoyunun genel kabullerinin paket içine gireceğinin, paketin esas çerçevesinin bu şekilde olacağının işaretleri verilmeye başlanmıştır. Örneğin, yer isimlerinin eski haline döndürülmesi, Kürtçe özel televizyon yayını, resmi okullarda seçmeli Kürtçe dersleri, Kürtçe enstitülerinin açılması, devlet hizmetlerinde yerel dillerin kullanımıyla ilgili kolaylıklar, bölgeye ekonomik destek programları, bölgedeki kişisel hak ve hürriyetlerle ilgili kısıtlamaların yumuşatılması, hak ihlalleriyle ilgili takiplerin ciddiye alınması vs.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Hükümetin ortaya koyacağı açılım paketinin köklü çözümler getireceği muhtemel olmasa bile, bölgede yaşanan günlük hayatta rahatlama, incinen kişisel ve toplumsal onurun bir ölçüde onarılmasını ve tekrar onure edilmesini sağlayabilir; parlamenter siyasi süreçlerden beklentilerin artmasını ve dolayısıyla militer yöntemlerin büyük ölçüde gözden düşmesini getirebilir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Siyasal Kürt hareketinin Hükümetin başlattığı bu açılım sürecini ve çıkacak muhtemel paketi bütünüyle reddetme gibi bir noktada durmadığı açıktır. Öte yandan Hükümetin ortaya koyacağı ve bir ölçüde de ‘devlet politikası’ halini alacak söz konusu muhtemel pakete karşı nasıl bir politik tutum içine girileceği, siyaset yapma biçiminde nasıl bir değişim yaşayacağı, siyasal Kürt hareketinin bütünlüğünü koruyup koruyamayacağı esas önemdedir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Bir diğer önemli nokta ise bölgedeki ekonomik gelişmelere, sermaye yatırımlarının artmasına, ticari hareketliliğin artmasına paralele olarak sınıfsal ayrışmaların da keskinleşeceğidir. Bölgede uzunca bir süredir yaşanan içsavaş döneminde ortaya çıkan göç hareketlerinin sonucu olarak sağlıksız yapılaşmış, hemen hiç alt yapısı olamayan şehirler vardır. Bölgedeki doğal nüfus artış hızı yüksek, buna karşı ekonomik gelir oldukça düşüktür. Bu bölgeye yönelik kalkındırma programları hayata geçirilmesi durumunda bile buradaki nüfusun sermaye sınıfı tarafından ucuz işgücü olarak görüleceği açıktır; kaldı ki bu düşüncelerini şimdiden dile getirmekten de çekinmiyorlar. Bu noktada çağdaş dünyayı yorumlama ve modern ilişkileri kavrama durumuna erişmiş sosyal bilincin sınıfsal bilince evrilmesi süreci orta ve uzun vadede önem arzetmektedir. Çünkü ayrılıkçı hareketlerin olduğu başka ülkelerdeki ulusal sorunların çözülme süreçlerini de dikkate aldığımızda yeni bir dönemin başlangıcında olduğumuz ve bu sürecin uzunca zaman alacağı bellidir. Şu tarihsel ve bilimsel tespit bu kanaati güçlendirmektedir: günümüzün egemen sistemi burjuva demokratik düzen gelişmiş bir kapitalist ilişkiler ağı ile ayakta durmaktadır ve kapitalizm var olan bütün eşitsiz toplumsal ilişkileri sömürmeyi, onlardan faydalanmayı esas alır. Belli düzeylerde üretilen çözümler ise ancak ‘yan ürün’ niteliğindedir. Bu bağlamda ‘değerli bir çözümü’ siyasal Kürt hareketinin politik yönelimi belirleyecektir. Çünkü “devlet aklı”ndan böyle bir beklenti olamaz, onun için değerli-değersiz ayırımı pek yoktur.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kirli savaş gibi, kitlesel yok etmeler gibi, nüfus mübadelesi (Mümtaz Soysal’ın önerisi) gibi insani değerlerden yoksun, şekilci çözümlere tanık olmamak ümidiyle…</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/08/24/acilim-surecleri-ve-kurt-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>Emekçilere Son Dönemlerde Yoğunlaşan Saldırılara Dair</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/07/20/emekcilere-son-donemlerde-yogunlasan-saldirilara-dair/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/07/20/emekcilere-son-donemlerde-yogunlasan-saldirilara-dair/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2009 10:03:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<category><![CDATA[baskılar]]></category>

		<category><![CDATA[dtp]]></category>

		<category><![CDATA[emek]]></category>

		<category><![CDATA[emekçiler]]></category>

		<category><![CDATA[kesk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=23</guid>
		<description><![CDATA[
Son dönemlerde devrimci ve sosyalist çevrelerin üzerindeki baskı yoğunlaşıyor. 29 Mart seçimlerinden sonra yaşanan gelişmelere bir bakalım:
· 14 Nisan’da DTP’ye 15 ilde eş zamanlı yapılan operasyonlarda gözaltına alınan 245 kişiden 51’i tutuklandı.
· 28 Mayıs’ta ülke çapında KESK’e operasyon yapıldı. Gözaltına alınan 40’a yakın sendikacıdan 14’ü tutuklandı.

· 2 Haziran’da ulaşım zammını protesto etmek için Taksim’den Saraçhane’ye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align: left;">
<p class="MsoNormal"><span>Son dönemlerde devrimci ve sosyalist çevrelerin üzerindeki baskı yoğunlaşıyor. 29 Mart seçimlerinden sonra yaşanan gelişmelere bir bakalım:</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>· 14 Nisan’da DTP’ye 15 ilde eş zamanlı yapılan operasyonlarda gözaltına alınan 245 kişiden 51’i tutuklandı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>· 28 Mayıs’ta ülke çapında KESK’e operasyon yapıldı. Gözaltına alınan 40’a yakın sendikacıdan 14’ü tutuklandı.<br />
<span id="more-23"></span><br />
· 2 Haziran’da ulaşım zammını protesto etmek için Taksim’den Saraçhane’ye yürümek isteyen Halkevcilere polis saldırdı. Yaralıların kaldırıldığı Taksim İlkyardım Hastanesi’nde bir kez daha saldıran polis 40 kişiyi gözaltına aldı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>· Eğitim-Sen’în 3-5 Haziran’da yaptığı “TİS hakkı için Ankara yürüyüşüne” İstanbul’da başlayan emekçilere ilk gün İstiklal Caddesi’nde saldıran polis 1 kişiyi göz altına aldı. 5 Haziran’da da Ankara’daki yürüyüşe polis saldırdı. 10 kişi yaralandı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>· 3-4 Haziran’da Ankara Konur Sokak’ta devrimci grupların standlarına polislerle birlikte faşistler saldırdı. Saldırıya uğrayan devrimci öğrencilerden biri tutuklandı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>· Atılım’a 1 ay, Günlük gazetesine 2 ay kapatma cezası verildi.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>· Sabra Tekstil patronunun adamlarının 8 Haziran’da işçilere soplarala, 9 Haziran’da ise silahla saldırmasının ardından olayı protesto etmek için 10 Haziran’da Sabra Tekstil önüne giden BDSP ve Esenyurt İşçi Platformu üyelerine polis coplarla saldırdı. 4 işçi tutuklandı. İşçilerin karakola giden avukatlarına saldırıldı.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>AKP iktidarı, egemenliği sarsıldığı için saldırganlaşıyor. Referandum olarak ilan ettiği seçimlerde oy oranı %8 oranında düştü ve Kürt illerinde DTP’ye karşı hezimete uğradı. Obama’nın Türkiye’ye gelişinden sonra Kürt sorununu egemenlerin istediği biçimde “çözmek” için inisiyatif almak isteyen AKP, Kürt hareketinin elini zayıflatmak için yurtsever emekçilerin örgütü olan KESK’i ve Kürtlerin siyasal iradesi olan DTP’yi hedef alıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İktidar yalnızca Kürt halkının özgürlük mücadelesinden değil, krizin faturasını ödemek istemeyen emekçilerin sokağa çıkmasından da korkuyor. TİS(Toplu İş Sözleşmesi) yaklaşırken, 250 bin üyesiyle “Krizin faturası patronlara” diyerek kamu emekçilerinin taleplerini taşıyan KESK’e saldırarak %35 maaş indirimine razı olan, sermaye örgütleriyle el ele “Eve kapanma, pazara çık” kampanyaları yapan siyasal islamcı, faşist ve devlet güdümlü sendikaların önünü açmak istiyor.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>KESK iktidarı korkutuyor, çünkü AKP dışında Fırat’ın doğusunda da batısında da örgütlü olan tek yapı KESK’tir. Polisin saldırısına uğrayan 3-5 Haziran tarihli Eğitim-Sen yürüyüşünün kolları bunun kanıtıdır. Yürüyüşün dört başlangıç noktası vardı: Edirne, Artvin, Muğla ve Hakkari. Yürüyüş kollarının geçtiği illeri tek tek saydığımızda ise sayılmadık vilayet kalmıyor. Bu gücüyle KESK, hem emekten hem de barıştan inisiyatif geliştirebilecek büyük bir potansiyeldir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span>İktidarın baskısı, emekçileri, Kürtleri ve sosyalistleri sindirememiştir. Tüm baskılara rağmen DTP kimliğine, KESK emeğe, Ankaralı devrimciler de sokaklarına sahip çıkmışlardır. Köşeye sıkışmakta olduğunu belli eden iktidarın saldırılarına karşı dik durmayı başaran devrimciler, ezilenlerin taleplerine sahip çıkmayı sürdürecektir.</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Krizin faturası patronlara!</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Kürt halkına özgürlük!</span></p>
<p class="MsoNormal"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal"><span>Yaşasın sosyalizm!</span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/07/20/emekcilere-son-donemlerde-yogunlasan-saldirilara-dair/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
		<item>
		<title>1 Mayıs&#8217;ın Ardından</title>
		<link>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/05/12/test-yazisi/</link>
		<comments>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/05/12/test-yazisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 11 May 2009 21:28:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
		
		<category><![CDATA[1 Mayıs]]></category>

		<category><![CDATA[Sosyalist Umut]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.sosyalistumut.com/?p=6</guid>
		<description><![CDATA[
Disk’in öncülüğünde 2004 1 Mayıs’ında başlatılan “1 Mayıs emeğin birlik, mücadele ve dayanışma bayramını, emekçilerin dilediği yerde kutlamaya hakkı vardır” şiarı Türkiye siyasetinde büyük bir tartışmayı da beraberinde getirmişti. O tarihten bu yana her 1 Mayıs benzer tartışmalara sahne olmaktadır. Emekçilerin ve onların meşru örgütlerinin soruları hep boşlukta bırakılmakta, talepleri görmezden gelinmekte ve hep aynı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignnone" src="http://www.sosyalistumut.com/resimler/1may2009.jpg" alt="" width="108" height="150" /></p>
<p>Disk’in öncülüğünde 2004 1 Mayıs’ında başlatılan “1 Mayıs emeğin birlik, mücadele ve dayanışma bayramını, emekçilerin dilediği yerde kutlamaya hakkı vardır” şiarı Türkiye siyasetinde büyük bir tartışmayı da beraberinde getirmişti. O tarihten bu yana her 1 Mayıs benzer tartışmalara sahne olmaktadır. Emekçilerin ve onların meşru örgütlerinin soruları hep boşlukta bırakılmakta, talepleri görmezden gelinmekte ve hep aynı nakaratların tekrarlanması şeklinde karşı saldırılar gelmekteydi. Fakat esas görülmesi gereken ise bu karşı saldırıların her yıl biraz daha azalması, değişmeyen nakaratları tekrarlayanların sayısal ve etki alanı bakımından gerilemesidir.</p>
<p><span id="more-6"></span></p>
<p>2007 1 Mayıs’ı, 1977 1 Mayıs katliamının 30. yıldönümüydü ve 30 yıldan beri emekçilerin demokrasi, insan hakları, hukuk devleti bağlamında ülkemizin yüzkarası olan bir olayın aydınlatılması yünündeki ısrarları görmezden gelinmekteydi ve yine emek örgütlerine karşı düşmanca tutum devam ettirilmekteydi. Bu durumun kırılması, emekçilerin özgüvenini yeniden kazanması adına bu defa geri adım atılmayacaktı ve atılmadı da. Disk’in çağrısına kulak veren emekçi kesimleri, polisin olağanüstü şiddet kullanımına rağmen,1 Mayıs alanına ulaşmak için, uzunca bir zamandır tanık olmadığımız, çok kontrollü bir mücadele ortaya koydular. İşte bu mücadelenin kendisi çok önemliydi ve bundan böyle bu kararlılığın devam ettirilmesi yönünde işaretti; yani emek örgütlerinin okuması buydu. Bu bağlamda 1 Mayıs’ın 1 Mayıs alanında kutlanması için 2008’de ve son olarak 2009’da aynı kararlılık devam ettirildi.</p>
<p>İşçi sendikalarının ve sosyalist örgütlerin son 3 yıllık 1 Mayıs mücadelesi ve buna karşı Hükümet ve Devlet yetkililerinin ortaya koyduğu açık tehdit, şiddet ve hatta terör tutumu son 30 yıllık tarihi daha bir anlaşılır hale getirmiştir.</p>
<p>Türkiye’de son birkaç yıldır, kısmi de olsa, tarihle yüzleşmenin yaşanmasına tanık olmaktayız. Tam da bu bağlamda işçi sınıfı cephesinin de söyleyecek sözleri olmalıydı; çünkü şimdilerde ucundan da olsa ortaya çıkarılan/varlığı kabul edilen devlet içindeki derin yapılanmalar asıl sınıf mücadelesini sabote etmek üzere kurulmuştu ve en büyük katliamları işçi sınıfına yönelik olmuştu. Demokrasi ve hukuk devleti adına bu tür yapılanmalarla hesaplaştıklarını iddia eden kesimlerin bu noktayı bilinçli olarak hep atladıklarına tanık olmaktaydık. Bu noktada yaşanan ikiyüzlülüğü, sahte demokratlığı açığa çıkarmak emekçi sınıflara düşüyordu; bu başarılmıştır. İşçilerin Taksim’e çıkmalarının engellenmek istenmesinde öne sürülen saçma sapan gerekçeleri bir tarafa bırakırsak, asıl derdin esas olarak zamanında bir takım derin yapılanmaların gizli anayasalarına koydukları kanunları uygulama ısrarı olduğu ortaya çıkarılmış ve derin yapıların derinliğine ışık tutulmuştur. “İstanbul valiliği ve emniyeti İstanbul’a 1 Mayıs’ta sıkıyönetim hali yaşatırken hangi kanuna dayanıyor?” sorusu makul demokratları ifşa etmiş ve netice olarak birçoğu bu sefer susmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Yaşanan son 3 yılın 1 Mayıs’ı işçi sınıfının kendi özörgütlerine daha fazla güvenmesinin ve daha fazla güç vermesinin de önünü açmıştır. Yıllardır duymazdan gelinen somut bir talep karşılanmak durumunda kalınmıştır: 1 Mayıs, uzunca bir aradan sonra tekrar resmi tatil ilan edilmiştir. Bu verilen mücadelenin ürünüdür.</p>
<p>Diğer yandan emek örgütlerinin ekonomik kriz ve onun getirdiği işsizlik, açlık, yoksulluk; sosyal- siyasal haklar vb. diğer yakıcı taleplerinin yeterince dillendirilememesi, emek cephesi adına bir sıkıntımız olmuştur. Bu sıkıntı ve eksiklik genel olarak kabul edilen bir durum olduğuna göre, emek örgütlerinin ve sosyalist örgütlerin bundan böyle çabalarını bu yöne yoğunlaştıracağını bekleyebiliriz. Bu noktada, özellikle emek örgütlerimize karşı yıpratıcı eleştirel bir tavır takınmak yerine, 1 Mayıs süreciyle yakalanan olumlu durumu da dikkate alan bir yerden yapıcı-var edici katkılarımızı sunmamız gerekmektedir. Diğer türlüsü, çeşitli gerekçelerle yapılabilecek suçlamalar sekterlikten öteye gidemeyecektir ve hiçbir karşılığı da olmayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.sosyalistumut.com/index.php/2009/05/12/test-yazisi/feed/</wfw:commentRss>
		</item>
	</channel>
</rss>
