Krizin Sorumluları, Krize Çözüm Olamazlar!

Sermayedarların açgözlü, yıkıcı kar hedeflerine dayalı kapitalizm kendisini yerel, ulusal ve küresel ölçeklerde düzenlemek için çeşitli kurumlara ihtiyaç duyar. Kapitalizmin ulusal sınırlar içinde düzenleyiciliğini yapan kurum ulus devletse, küresel ölçekte bu işlevi üstlenen kurumlar 1945’ten bugüne kadar faaliyette bulunan IMF, DB ve DTÖ’dür. Doğuşundan bu yana küreselleşme doğrultusunda içgüdüsel eğilimlere sahip olan sermaye; IMF, DB ve DTÖ gibi farklılaşan işlevlere sahip kurumlar aracılığıyla birikim sürecini uluslararası düzeyde örgütler. Ticaret, üretim, finans alanlarında uluslararasılaşma olanağını yakalayan sermayeler için farklı ulus devletlerin farklı para birimleri, maliye- para politikaları sistemin işleyişinde uyumsuzluk sorunları yaratır. Ayrıca kapitalizmin 1800’lü yılların sonundan bu yana küresel ölçekte büyük toplumsal altüst oluşlarla gelen krizlerinin neden olduğu yıkıcı sonuçlar sistemin varlığını sürdürebilmesinde sorunlar yaratmaktadır. Ülkeler arasında sermayenin hareket imkânını zayıflatan iktisat politikası uyumsuzluklarını gidermek, aralarındaki para ve mal hareketlerini geliştirerek bütünleşme ilişkilerini geliştirmek, sermaye birikim süreçleri için yeni çözümler ve stratejiler üretmek IMF, DB ve DTÖ’nün temel sorumluluklarıdır. Uluslararası para hareketlerini, üretken ve ticari sermaye hareketlerini düzenleyen bu üç kurum ülkelerde yeni kar olanaklarının önündeki önceki sermaye birikim rejiminden kalan engelleri kaldırmak için hükümetler ve sermaye çevreleri arasında çeşitli anlaşmalar, uyum programları ve toplantılar düzenlerler.

Bugüne kadar hükümetlerin bu kurumlarla eşgüdümlü olarak; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi kamusal hizmetlere ayrılan kaynakların azaltılması ve bu hizmetlerin ticarileştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi, şirketlere doğal zenginlikleri yeni yatırım alanlarına dönüştürmek için çevre koruma standartlarının kaldırılması, tarımda küçük üreticilere yapılan desteklemelerin kaldırılması vs… gibi uygulamalar hayata geçirilmiştir. Amerika’nın diğer ülkelere göre daha fazla söz sahibi olduğu IMF, kamusal hizmetlerde ülkeleri tasarruf etmeyi zorlarken, bütçeden silah alımlarına ayrılan kaynaklarda tasarruf talep ettiği bugünlerde görülmemiştir.

1-7 Ekim tarihleri arasında üye ülkelerin üst düzey bürokratlarının, maliye bakanlıklarının, Merkez bankaları yöneticilerinin, özel kesim temsilcilerinin ve akademisyenlerin katılacağı IMF toplantısı İstanbul’da yapılacak. Toplantıda krize çözüm, toparlanmaya destek, ekonomik istikrarın sağlanması için finans sistemi reformları, yeni para ve maliye politikaları, borçlu ülkelerin durumu gibi konular üzerinde durulacak. Dünya emekçilerini sonu gelmez yoksulluklara, kölelik koşullarına mahkûm eden politikaların mimarları krizden çıkış ve ekonomik istikrardan söz ettiklerinde artık anlıyoruz ki sermaye sahiplerinin, mülklülerin egemenliklerini pekiştirecek yeni iktisadi yapılar öneriyorlar. IMF bürokratları, sermaye temsilcileri, neoliberal iktisatçılar “yeniden yapılanma” ve “yapısal reformlar” ifadelerini bütün toplumun çıkarınaymış gibi kullanarak küresel sermayenin sinsi çıkarlarını gizlemeye çalışıyorlar.

Türkiye’nin büyük sermayesi de bu denklemin dışında değil. Tıpkı Avrupa, ABD kökenli firmaların Türkiye’de yaptığı gibi Mısır, Hindistan, Tacikistan, Kuzey Irak gibi çeşitli ülkelerde gözü dönmüş Türk şirketleri zenginliklerini arttırmak için özelleştirme ihalelerine, fabrika ve finans yatırımlarına girişiyorlar. IMF’nin dünya genelinde ülkelere önerdiği iktisadi serbestlik düşüncesi ve uygulamaları Türk sermayesinin de önünü açıyor. Dünyanın dolar milyarderleri listesine bakıldığında, küresel kapitalizmle bütünleşen “Şu Çılgın Türkler”’in ne kadar büyük birikimler elde ettiğini bütün netliğiyle görebiliyoruz. Ekonomi dergisi Forbes’in yayınladığı 2004 yılı dünyanın en zengin dolar milyarderleri listesine 6 Türk işadamı girerken, 2008’de bu rakam hızlı bir artışla 35’e çıktı. Türkiye büyük sermayesinin temsilciliğini yapan TUSİAD’ın bugünlerde “IMF ile işbirliği halinde yapısal reformların sürdürülerek, uluslararası alanda Türk ekonomisinin rekabet gücünün artırılması” yönünde açıklamalar yapması tesadüf değildir. IMF talimatlarını uygulayan ülkelerin büyük ekonomik krizler yaşamalarına ve toplumun büyük bir kısmını yoksullaştırmasına rağmen hükümetlerin bu talimatlara uymasının ve ekonomik gelişimlerini bu yönde planlamak yolunda diretmesinin en büyük sebebi, Türk sermayesinin küresel kapitalizmle süregelen işbölümünde var olan pürüzlerin giderilmesi ihtiyacıdır. Bu nedenle IMF programları, Türkiye’de ulusalcı, milliyetçi çevrelerin ifade ettiği gibi dışarıdan Türkiye’ye tek taraflı olarak dayatılan programlar değildirler.

IMF’nin Türkiye, Latin Amerika, Afrika’daki gibi geç kapitalistleşen ülkeler için özel bir önemi vardır. Çünkü bu ülkelerde sanayi kapitalizminin üretken faaliyetlerini sürdürebilmesi yatırım malları, ara malları ithalatına bağlıdır. Bununla birlikte küreselleşme sürecinde bu ülkelere doğru hızlı mal ve hizmet hareketi başlamıştır. Bu durumun doğal sonucu Türkiye gibi ülkelerin süreklilik gösteren döviz borçlarıdır. Özellikle Türkiye’de yaşanan ekonomik krizler döviz kıtlığı ve kurlardaki anormal artışlarla kendisini göstermektedir. Sermayenin küresel ekonomiyle bütünleşirken yaşadığı sorunları ulus devlet ve IMF gibi uluslararası kurumlar çözüme uğratır. Ancak sermaye için çözüm anlamına gelen müdahaleler toplumun büyük bir kısmı için sorunların artması demektir. Geç kapitalistleşen ülkelerin dış kredilere olan talebi arttırdığından IMF ile yapılan anlaşmalar, yapısal uyum programları,  krediler her daim gündemde kalmalıdır. IMF,  kredileri önerdiği istikrar programlarının uygulanması şartıyla verir. IMF’nin hükümetlerle yaptığı bağlayıcı anlaşmalar ülkelerin özerk politika yürütebilmesi ve seçmen iradesinin iktisadi-siyasi kararlarda etkili olabilmesi olanağını giderek ortadan kaldırır. Bu nedenle küresel kapitalizmin sürekli değişen ihtiyaçları düzenleyici kurumlar hükümetler aracılığıyla parlamenter demokrasinin altını oyar. Bu nedenle demokrasi söylemi, ancak anti-demokratik bir iktisadi rejimin sorumlusu olan kapitalist sistemin eleştirisiyle tutarlılık kazanır. “IMF ile anlaşılsın” söylemi artık bir “iktisadi öneri” boyutunu çoktan aşmış ve emekçiler üzerinde faşizan bir dayatmaya dönüşmüştür.

Sonuç olarak sermayedarların ekonomik istikrar, reformlar, uyum programları gibi ifadeler arkasına gizlenmiş çıkarları IMF, DB ve DTÖ gibi kurumlar aracılığıyla, dünyanın bütün ülkelerinde emekçileri köleleştirmektedir ve işçiler, emekçiler, kadınlar için sermayenin hapishanesinde mahkûm olmak alınyazısı değildir. Kürt, Türk, Alevi veya Müslüman emekçiler artık kaderlerini IMF’ye, sermayeye ve onun devletine teslim edemez. Emekçiler küçüklü, büyüklü bütün işletmelerin üretim planlaması, gelirlerin bölüşümü gibi alınan bütün kararlarında söz sahibi olmak için işyeri düzeyinde örgütlenen sendikalar kurmalı veya mevcut olanları yeniden yapılandırmalıdırlar. İktisadi demokrasi konusunda adımlar atılmadan devleti daha etkin olmaya çağırmak, finansal sermayeye karşı sanayi yatırımlarını desteklemek, IMF kredilerine başvurmak sürekli krizler üreten kapitalizmin gelecekteki yeni krizlerine davetiye çıkarmak olacaktır.