Açılım Süreçleri ve Kürt Sorunu

Son iki hafta boyunca Türkiye siyaseti tekrardan Hükümet açılım süreçlerine kilitlendi. Bilindiği üzere AKP Hükümetleri dönemi, aynı zamanda “açılımlar dönemi” olmuştur; Cumhuriyet tarihine de bu kavram bağlamında geçeceğini beklemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi sorunlarının her biri konusunda bir, hatta birkaç açılım süreci yaşadık. Aslında yaşayıp yaşamadığımız konusunda da pek emin olamadık; yani “açılım” nasıl bir şey onu da tam kavrayabildik sayılmaz. Hükümetin açılımları esaslı bir politika mı, yoksa konjonktürel taktikler mi?

“Açılımlar dönemi” kavramının kullanımı doğru olsa gerek: Alevi açılımı, Kürt açılımı, Ermeni açılımı, Rum açılımı, Avrupa birliği açılımı, Türban açılımı, Kıbrıs açılımı, Anayasa açılımı ve şu an ismini koymayı akıl edemediğimiz diğerleri. AKP hükümetleri bu açılımlardan bazılarını seçim beyannamelerine ve hükümet programlarına da koydu. Peki, bu “açılım”ların hangilerine ne kadar ehemmiyet gösterildi, hangi açılımdan ne gibi bir sonuç alındı?

Aslında AKP’nin yaptığı en büyük açılımların “piyasa açılımları” olduğunu görmekteyiz, adeta uzmanlık alanı bu; çünkü bu alandaki başarılarını kaydetmemek olmaz. Zira, uzmanlık alanı olmadığı için midir bilinmez, diğer sosyal içerikli açılımlarından pek bir şey çıkmadığı ortada. Bu açılımların çoğunda esaslı niyet eksikliği söz konusu olduğu bilinmekle birlikte, kullanılan açılım yönteminin de sorunlu olduğu görülmektedir. Birincisi, sorun ne olursa olsun AKP’nin ilk yaklaşımı ‘makro ekonomi analizi’ biçiminde olmakta. Yani kendi kafasındaki süreci inşa etmek üzere yola çıkıyor ve değişkenler üzerinde oynamaya başlıyor. Fakat sosyal etkenler iktisadi değişkenlerden nitelik olarak farklı olduğundan sonuç alınamamış oluyor. İkincisi, açılımlar bağlamında muhataplarını belirleme ve onlarla samimi iletişim kurma noktasında sıkıntılı, kendini açıkça ortaya koyamayan bir tutuma her defasında girmekten kaçınamıyor. Özellikle bazı sosyal sorunlarda AKP’li egemenlerin kendi zihniyet dünyalarıyla yüz yüze gelmeleri kaçınılmaz oluyor. Örneğin, Alevi açılımını ele alalım: birkaç defa süreç başlatıldığını duyduk, biliyoruz; fakat bu süreçlerden sonuç çıkmadığını da biliyoruz. Öte yandan bir şeyi hep atlıyoruz: bu süreçler nerelerde tıkanıyor, ya da tıkanıyor da mı sonuç çıkmıyor? Bu sorular üzerinde kamuoyunun düşünme fırsatı dahi olmuyor, olamıyor; çünkü açılımların sürekli yenileri geliyor ki, hepsi de çok ciddi başlıklar; beklentiler hemen öbür yana çevriliyor.

Ekonomi sahasında, programına koyduğu her şeyi harfiyen uygulamaya geçiren, “Babalar gibi satarım, kim çıkıyorsa çıksın karşıma!” şeklinde açık ve net tutum takınan AKP Hükümeti, sosyal konularda ise bütünlüklü, ilkeleri açık ve net programlar geliştirmekten kaçınmaktadır. Çünkü kendilerini “muhafazakar demokrat” olarak ifade eden AKP’liler ne kadar ‘demokrat’ ne kadar ‘muhafazakar’ olduklarının açıkça ortaya çıkmasından çekinmektedirler.

Kürt Açılımı:

Öncelikle “Kürt meselesi”ni tarihi bir konu olarak görmek ve geçirdiği süreçleri dikkatle takip etmek ve bugün gelinen noktayı iyice değerlendirmek gerekiyor. Türkiye sınırları içersindeki Kürt hareketinin konumu ve tam ortasında Kürtlerin yaşadığı Ortadoğu coğrafyasının Dünya siyaseti bağlamındaki konumu belirgin ve geleceği tam olarak kestirilemez bir biçim almıştır. Söz konusu kestirilemezlik uzunca bir süreden beri üzerinde kafa yorulan bir olgu; öte yandan uluslar arası siyasette durum gitgide belirginlik kazanmakta, aktörlerin taktik manevraları sıkışmakta ve yetersiz kalmakta; daha açık ve belirgin tutum ortaya koymak durumunda kalmaktadır. Böylesi bir uluslar arası konjonktüre paralel ve eşzamanlı olarak Kürt hareketinin sahip olduğu siyasi ve askeri organizasyon yeteneği ve uluslar arası diplomasi birikimi Türkiye Devleti yöneticilerini “Kürt meselesi” diye adlandırılan tarihi sorun konusunda belirgin ve belli bir düzeyde kabul edilebilir bir program ortaya koymaya yöneltmiştir. Bu bağlamda sorunu daha bütünlüklü kavradığımızda, Türkiye Hükümetinin ve iktidarı paylaştığı, başta Silahlı Kuvvetler olmak üzere, diğer kurumların Kürtlere yönelik bir takım politikalar (açılımlar) geliştirmeleri ‘gerçek’ bir gündemdir.

Son iki haftadır, Hükümetin “demokratik açılım” diye takdim ettiği bir sürecin yürütülmekte olduğuna tanık olmaktayız. Öte yandan Kürt hareketinin önderi olarak bilinen ve halen cezaevinde olan Abdullah Öcalan’ın 15 Ağustos’ta açıklayacağını deklare ettiği “demokratik çözüm paketi” de sıkı bir beklenti oluşturmuştu ki, nihayetinde açıklanabildi ve Türkiye kamuoyunun beklentilerini karşılamadığı görüldü. Şimdi ise beklentiler Hükümete yöneldi, acaba oradan ne çıkacak?

Öncelikle Hükümetin yöntemini sorunsallaştırmamız gerekiyor. Hükümet (diğer yönetici kurumlar da dahil) esas olarak, klasik devlet yönetimi mantığı çerçevesinde, gizli bir program uygulamakta, tam olarak ne yapmayı düşündüğünü açıkça ortaya koymamaktadır. Hükümetin, ne ifade ettiği siyaset bilimi literatüründe hala tartışma götürür olan “ulusal çıkar”, “devletin bekası” gibi stratejik hesaplara boğulduğu ve bir ölçüde de bu hesapların içinden çıkamaz hale geldiği görülmektedir. Birbirine zıt ifadeleri en yetkili ağızlardan sürekli duymak bu kanaatin doğruluğuna işaret eder. Bir defa “Kürt sorunu” diye bir sorun var mıdır, yok mudur? Devlet yönetimi bu konuda sürekli görüş değiştirmekte. Son süreçte böyle bir sorunun varlığı üzerinden bir açılımın gündemde olduğu İçişleri Bakanı ve diğer bazı yetkililer tarafından açıkça dile getirildi. Burada “Kürt sorunu” derken hükümetin neyi anladığı tam olarak açık olmamakla birlikte, genel söyleminden şu çıkarılabilir: bir defa sorunun tarihsel ve yapısal boyutu yok sayılmakta, Cumhuriyet döneminin başından itibaren yaşanan süreçler yok sayılmakta; bütünlüklü ve kabul edilebilir bir özeleştiri yapılmamaktadır.

Bu süreç sonunda hükümet tarafından çerçevesi tam olarak belirginleşmiş bir paket programın çıkıp çıkmayacağı tartışma götürür olmakla birlikte, çıkacağı yönünde işaretler güçlüdür. Hükümetin ve diğer devlet yetkililerinin genel söylemine bakılırsa ve muhalefet partilerinin, kamuoyunun ağırlıklı bir kesiminin tutumu göz önünde bulundurulursa çıkacak paket programın siyasal Kürt hareketini tatmin etmesi muhtemel değildir. Hatta Türkiye’deki siyasi ve bürokratik yöneticilerin bu bağlamdaki genel eğilimleri ve kültürleri de dikkate alındığında, açıklanacak muhtemel bir paket programın tam olarak uygulanacağı da oldukça kuşkuludur. Bu noktada Kürt hareketinin ortaya koyacağı ve takip edeceği siyasal hat esas önemde olacaktır.

Hükümetin bir paket program çıkarma olasılığını güçlendiren işaretler şunlardır: Birincisi hükümetin şimdiye kadar uyguladığı yöntemin yetersiz ve etkisiz kaldığı görülmüştür. Bazı demokratik hakların sınırlandırılarak ve devlet güdümünde kullandırılacak şekilde tanınması şeklindeki bu yöntem, tersi bir etki doğurmuştur; tüm çabalara rağmen son yerel seçimlerde istenilen sonuçlar alınamamış, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgede siyasal Kürt hareketi tercih edilmiştir. Hükümetin uyguladığı bu yöntem Kürt nüfusunun AKP iktidarının samimiyetine olan inancını zedelemiş ve kırmış, bölgedeki AKP oyları bütün ekonomik yardım seferberliğine rağmen düşüşe geçmiştir. Bölgede oy alabilen başka bir siyasi partinin bulunmadığını göz önüne aldığımızda AKP oylarındaki düşüşün işareti oldukça ciddidir. İkinci olarak, hükümetin başlattığı “açılım” sürecine MHP’nin net karşıt tutumuna rağmen, CHP’nin başlangıçtaki sert tutumu bırakıp daha yumuşak bir tutuma yönelmesi; sivil toplum örgütlerinin ve sendikaların ağırlıklı olarak olumlu yaklaşmasıdır. Tabi bu olumlu yaklaşımların belli sınırları da işaret ettiğini belirtmek gerek. Örneğin CHP yönetimi üniter devlet yapılanmasının değiştirilemeyeceği ve anadilde eğitimin hakkının kabul edilemeyeceği şeklinde iki önemli sınır çizmiştir. Aynı hassasiyetlerin başka birçok kesimler tarafından da sahiplenildiği görülmektedir. Üçüncü olarak, Ortadoğu coğrafyasının güvenlik açısından belirsizlik arz eden ve Türkiye’yi endişelendiren durumu ve Türkiye kökenli sermayenin Ortadoğu coğrafyasındaki etkinliğinin tehlikeye girmesi olasılığı.

Hükümetin oluşturacağı “demokratik açılım paketi”nin siyasal Kürt hareketinin beklentilerini karşılamayacağı açıktır. Birincisi Kürt hareketinin illegal kesimlerinin yanında, legal kesimlerinin büyük bir kısmının da muhatap kabul edilmeyeceği belli olmuştur. Koordinatör bakanın dediğine göre tek muhatap “millet”tir. Eğer millet kavramıyla ifade etmeye çalıştığı şey soyut anlamda bir millet ise bunun karşılığının olmadığı açıktır; yok eğer TBMM işaret ediliyorsa o zamanda sürecin CHP’nin çizdiği çerçevede ilerleyeceği bellidir. Çünkü MHP’nin konuya bakışı açık ve net olarak böylesi bir süreci reddetmek yönündedir. Diğer muhalefet partisi DTP ise tam bir bütün şeklinde muhatap görülmemekte, küçük bir kısmı hariç PKK ile özdeş kabul edilmektedir. İkincisi, Türkiye’nin idari yapılanmasıyla ilgili yeni bir düzenleme konusunda hükümet henüz bir şey demedi. Yani eğer bir paket oluşturulacaksa, bunun uygulayıcısı sicili pek de iyi görünmeyen bugünkü kamu idaresi mantığı olacaktır. Bu noktada, söz konusu açılım paketi siyasal Kürt hareketini parçalamanın ötesinde, gerçekten demokratik, katılımcı bir çözüm getirmiş olmayacaktır. Örneğin Deniz Baykal “Milli kimliğe” saygıyı ve bu kimliğin sahiplenilmesini etnik kimliklerin özgürlüğü için şart koşuyor ve şöyle diyor: Bu kimlik Türkiye için Türk milleti milli kimliğidir. Bu kimlik öyle kolay oluşmamıştır. Tarihten süzülüp gelmiş, uğruna büyük mücadeleler verilmiş bir kimliktir.” Bura sözü edilen tarih bir defa sorunludur ve esasında bugün yaşadığımız sorunların da kaynağıdır. Yani “Türk milleti” kimliği ulusal bir kimlik midir, yoksa etnik bir kimlik midir? Göründüğü kadarıyla Cumhuriyet tarihi bu sorunun cevabını açık ve net olarak verememiştir. Bu bağlamda şu söylenebilir: siyasal Kürt hareketinin ve onun da ötesinde sosyalist ve sahici demokratların da talebi olan milli kimliğin esaslı biçimde yeniden tarif edilmesi, CHP’nin tutumu dikkate alındığında zor. Çünkü bu talep devletin kuruluşunun yenilenmesiyle eşdeğerdir, çünkü eğitim dilinin ötesinde temel eğitim sisteminin, milli tarih yazımının bütünüyle yenilenmesi söz konusudur. Yani Anayasa’da coğrafi temelli yapılacak bir “Türk Milleti” tarifi ile temel eğitimde verilen “milli tarih” kavrayışının birbiriyle örtüşmesi de gerekmektedir.

Bununla birlikte kamuoyunun genel kabullerinin paket içine gireceğinin, paketin esas çerçevesinin bu şekilde olacağının işaretleri verilmeye başlanmıştır. Örneğin, yer isimlerinin eski haline döndürülmesi, Kürtçe özel televizyon yayını, resmi okullarda seçmeli Kürtçe dersleri, Kürtçe enstitülerinin açılması, devlet hizmetlerinde yerel dillerin kullanımıyla ilgili kolaylıklar, bölgeye ekonomik destek programları, bölgedeki kişisel hak ve hürriyetlerle ilgili kısıtlamaların yumuşatılması, hak ihlalleriyle ilgili takiplerin ciddiye alınması vs.

Hükümetin ortaya koyacağı açılım paketinin köklü çözümler getireceği muhtemel olmasa bile, bölgede yaşanan günlük hayatta rahatlama, incinen kişisel ve toplumsal onurun bir ölçüde onarılmasını ve tekrar onure edilmesini sağlayabilir; parlamenter siyasi süreçlerden beklentilerin artmasını ve dolayısıyla militer yöntemlerin büyük ölçüde gözden düşmesini getirebilir.

Siyasal Kürt hareketinin Hükümetin başlattığı bu açılım sürecini ve çıkacak muhtemel paketi bütünüyle reddetme gibi bir noktada durmadığı açıktır. Öte yandan Hükümetin ortaya koyacağı ve bir ölçüde de ‘devlet politikası’ halini alacak söz konusu muhtemel pakete karşı nasıl bir politik tutum içine girileceği, siyaset yapma biçiminde nasıl bir değişim yaşayacağı, siyasal Kürt hareketinin bütünlüğünü koruyup koruyamayacağı esas önemdedir.

Bir diğer önemli nokta ise bölgedeki ekonomik gelişmelere, sermaye yatırımlarının artmasına, ticari hareketliliğin artmasına paralele olarak sınıfsal ayrışmaların da keskinleşeceğidir. Bölgede uzunca bir süredir yaşanan içsavaş döneminde ortaya çıkan göç hareketlerinin sonucu olarak sağlıksız yapılaşmış, hemen hiç alt yapısı olamayan şehirler vardır. Bölgedeki doğal nüfus artış hızı yüksek, buna karşı ekonomik gelir oldukça düşüktür. Bu bölgeye yönelik kalkındırma programları hayata geçirilmesi durumunda bile buradaki nüfusun sermaye sınıfı tarafından ucuz işgücü olarak görüleceği açıktır; kaldı ki bu düşüncelerini şimdiden dile getirmekten de çekinmiyorlar. Bu noktada çağdaş dünyayı yorumlama ve modern ilişkileri kavrama durumuna erişmiş sosyal bilincin sınıfsal bilince evrilmesi süreci orta ve uzun vadede önem arzetmektedir. Çünkü ayrılıkçı hareketlerin olduğu başka ülkelerdeki ulusal sorunların çözülme süreçlerini de dikkate aldığımızda yeni bir dönemin başlangıcında olduğumuz ve bu sürecin uzunca zaman alacağı bellidir. Şu tarihsel ve bilimsel tespit bu kanaati güçlendirmektedir: günümüzün egemen sistemi burjuva demokratik düzen gelişmiş bir kapitalist ilişkiler ağı ile ayakta durmaktadır ve kapitalizm var olan bütün eşitsiz toplumsal ilişkileri sömürmeyi, onlardan faydalanmayı esas alır. Belli düzeylerde üretilen çözümler ise ancak ‘yan ürün’ niteliğindedir. Bu bağlamda ‘değerli bir çözümü’ siyasal Kürt hareketinin politik yönelimi belirleyecektir. Çünkü “devlet aklı”ndan böyle bir beklenti olamaz, onun için değerli-değersiz ayırımı pek yoktur.

Kirli savaş gibi, kitlesel yok etmeler gibi, nüfus mübadelesi (Mümtaz Soysal’ın önerisi) gibi insani değerlerden yoksun, şekilci çözümlere tanık olmamak ümidiyle…