Türkiye’de ve Bölgede Barışı Savunmanın Önemi
02 December 2011Şiddeti tırmandıran AKP hükümetidir!
2011 genel seçimlerinden sonra Kürt sorununda yavaş yavaş yükselen sertleşme süreci son tutuklamalar ile F tipi cezaevlerine geçiş döneminden beri görmediğimiz bir takım uygulamalara sahne olmuştur. Öcalan’ın yakalanması sonrasında gelen ateşkes süreci, Avrupa Birliği’yle bütünleşme hevesi ile atılan bir takım demokratikleşme adımları ve nihayetinde hükümetin “demokratik açılım” şeklinde ifade ettiği süreç boyunca görmediğimiz bir takım anti-demokratik uygulamaların ortaya çıkması, tüm Türkiye toplumunu özellikle de bu temelsiz açılımlara bel bağlayanları büyük bir şaşkınlığa sokmuştur.
AKP iktidar olduğundan beri, Kürt sorununda tek yöntem olarak var olan siyasi aktörleri İslam damarına yaslanarak kulvar dışına itme yolunu benimsemiştir. Bu girişimler her seferinde Kürt hareketinin karşı manevraları ile boşa çıkartılmıştır. 2011 genel seçimlerinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde bu acı gerçeğin şamarını bir kez daha yiyen hükümet, Kürt sorununda muhatap olarak Kürt hareketinin asli unsurlarını almak zorunda olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştir. Ne var ki bu hareketin siyasi unsurlarıyla masaya oturarak, masada aklıselim çözüm olanaklarını tartışmak yerine hareketin askeri unsurları ile harp etmeyi yeğ tutmuştur. Bir dönem yürütüldüğü basına sızmasıyla anlaşılan müzakereler hükümet tarafından sahiplenilmemiş ve sürdürülmemiş, barışın kurulması yolunda izlenen bu tutarsız tavır işleri başlangıcından daha da kötü bir hale getirmiştir.
Burada dikkatlerden kaçmaması gereken bir nokta da, hükümetin basın üzerinde kurduğu açık baskıdır. 24 askerin hayatını yitirmesini takiben ana akım basının temsilcilerini toplayan Başbakan, “terörle mücadele” olarak adlandırılan yöntemlere basının da iştirak etmesi yönünde talimat vermiştir. Bu talimatlar çerçevesinde, ölen askerler bahane edilerek Kürtlere karşı şehirlerde faşist güruhlarca yürütülen saldırılar ana akım basın tarafından görmezlikten gelinmiştir. Devletin en üst kademesinde intikam kelimesinin zikredilmesi, operasyonlar sonucunda ortaya çıkan PKK kayıplarının sayısıyla ile asker kayıplarının telafi edilmeye çalışılması tarihe düşülmesi gereken notlardır. Şehirlerde yürütülen faşizm provalarının örtülmesine benzer bir biçimde, PKK saflarında yaşamını yitirenlerin bedenlerine dönük düşmanlık ve cenazelerinde ailelerine yaşatılanlar da medya tarafından görmezden gelinmiş ve büyük kitlelerden gizlenmiştir.
Bu psikolojik abluka, Van ve Erciş’i yıkan depremle birlikte çatlamış, Kürt düşmanlığının ırkçılık ve faşizm düzeylerindeki hezeyanları televizyon ve gazetelerdeki Kürt filtresini aşmıştır. Hükümetin benzer durumlarda takındığı, suçu doğaya ve yurttaşlara atan tavır ve yardımları organize etmede sergilediği becerisizlik, BDP’nin belediyeyi elinde tuttuğu bir bölgede yaşanan depremle bambaşka bir boyuta sıçramıştır. Belediye başkanının süreçten dışlanması, depremzedelere dönük polis saldırganlığı kuşkusuz depremin yaşandığı bölgenin bir Kürt bölgesi olmasıyla da ilgilidir.
Baskılar, tutuklamalar…
Şiddetin tırmandırılmasına paralel olarak Kürt hareketinin siyasi unsurlarına da müthiş bir baskı ve tutuklama fırtınası başlamıştır. Son altı ayda 5.000 civarında insanın gözaltına alınması ve çoğunun tutuklanması ile başlayan bu süreç, BDP Siyaset Akademisi kapsamında yapılan tutuklamalarla bambaşka bir boyuta sıçramış ve geniş muhalefet kesimlerinde ciddi bir tedirginliğe yol açmıştır. Kürt siyasi hareketinin çevresinin çevresi diyebileceğimiz insanlara kadar uzanan bu tutuklama süreci, bir önceki dönemde AKP politikalarına açık destek sunan demokratikleşmeci liberaller arasında bile tedirginlik ve ayrışma yaratmıştır.
Bu ayrışmanın dikkat çekici yanı, ayrışmayı AKP yanlılarının kendini liberal olarak adlandıran kesiminin özellikle belirginleştirme eğilimleridir. Taraf gazetesinin Polis Akademisi’nden devşirdiği köşe yazarı Emre Uslu’nun “Ölümden önceki son çağrımdır” yazısı ve Nur Cemaati’nin Türkiye’deki sözcüsü olarak lanse edilen Hüseyin Gülerce’nin “Çözüm değil, toprak istiyorlar…” yazıları bu konuda kendilerince bir hizalanmanın zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. Son gelişmelerle birlikte “kokmaz bulaşmaz” diye tarif edebileceğimiz bir siyasi pozisyonsuzluğu benimsemiş entelektüeller bile bir tedirginlik içine düşmüştür. Demokratik açılım ve anayasa referandum sürecine can-ı gönülden destek sunanlar bile tüm olup bitenlerin bir tuzak olduğu şüphesine düşmüştür.
Yetmez ama ayıp!
Olup bitenlerden sonra, eforunu AKP siyasi eliti içerisindeki sağduyu sahibi kişileri tekrar barışa ikna etme çabasına girişmek beyhudedir. AKP’nin otoriterleşmesinin ve militaristleşmesinin geldiği bu noktada, “yetmez ama evet” sloganıyla özdeşleşmiş sözde sol ve demokrat politik pozisyonun varlık koşulları bizzat AKP tarafından ortadan kaldırılmıştır. Ne var ki bu politik tutumu benimseyen entelektüellerde, yazarlarda veya siyasi oluşumlarda herhangi bir özeleştiri yapılamıyor olması, en hafif tabiriyle, yetmez ama ayıptır.
Aynı nakarat inkâr, inkâr, inkâr…
Yeni dönemin Mehmet Ağar’lığına soyunan Naim Şahin’in “Sorun arıyorum bulamıyorum” açıklamaları bir sonraki dönemde Kart kurt ya da Farsçadan etkilenen dağ Türkleri masallarına da uzak olmadığımızı göstermektedir. Geçmiş dönemlere büyük bir hızla benzemeye başlayan söylem ve eylemleri daha da arttırabiliriz (operasyonlar, inkar politikaları, medyaya ayar verme ve ardından gelen fetih manşetleri, nefret söylemleri, misliyle alınacak intikamların yeminleri, gözaltılar, tutuklamalar vs.) fakat her iki dönem arasındaki bir takım farklılıklar dikkat çekmek bizim açımızdan daha ön açıcı olabilir.
Düşmeyen bayrak: Demokrasi
Tüm bu antidemokratik uygulamalar boyunca hükümetin demokrasi söylemini hiç elden bırakmaması, 90’lardaki hataları tekrarlamayacağız söylemini ağızlardan hiç düşürmemesi en dikkat çekici olanıdır. 90’lar boyunca devletin bölünmez bütünlüğü üçlemesi karşısında her şey teferruat durumundaydı, ne uluslararası kamuoyuna ne de Türkiye toplumuna bir şey izah etme derdi olmayan hükümetlerle işler yürütülüyordu. Aynı zamanda geniş kesimler gözünde bu uygulamalar gayet meşruydu. Ergenekon süreci ile bir önceki dönemin egemenleri tasfiye edilirken geçmiş dönemdeki birçok uygulamayı bir koz olarak kullanan Hükümetin, demokrasi söylemi bir zorunluluk olarak devam etmektedir.
Bu tartışmayı birçok başka olgu ile geliştirmek ve derinleştirmek mümkündür. Ama daha fazla uzatmamak adına yine Emre Usu’nun olay yaratan yazısı ile ilgili bir televizyon programında ağzından dökülenler önemlidir. Bu programda söylenenler, AKP hükümetinin kafasındaki çözümün alışılagelmiş yöntemlerden pek de farkı olmadığını göstermektedir. Uslu, müzakereci liberallerin Beşir Atalay başta olmak üzere bir dizi hükümet üyesini bu sürecin müzakerelerle çözülebileceğine ikna ettiklerini ve Erdoğan’ın bir takım parti içi dengeleri korumak adına bu sürece göz yumduğunu iddia etmektedir. Uslu’ya göre, demokratik açılım diye nitelenebilecek birçok gelişme (özellikle PKK mensuplarının Habur sınır kapısı yoluyla dönmesi) bu dönemde hayata geçmişti. Bununla beraber devletin kafasındaki son dönemdeki şiddet ve baskı politikaları olduğunu (olması gerektiğini) vurgulamıştır. Bu açıklamayı Fatih Altaylı’nın aylar önce yazdığı 1400 kişilik tutuklama listesi bilgileriyle birleştirince aslında son gelişmelerin demokratik açılım sürecinden bir sapma olmadığını, aslında demokratik açılım denen şeyin genel anlayıştan bir sapma olduğu gibi bir algılama oluşmaktadır.
Yaratılan bu algılama çerçevesinde, Kürtlerin özyönetimlerini kurumsallaştırma çabaları olarak anlaşılabilecek demokratik özerklik kriminalize edilmektedir. Devletin kadir-i mutlaklığı tartışılabilir olmaktan çıkarılmak istenmekte, insanların kendi aralarında oluşturdukları her türlü örgütlenme hedef tahtasına yerleştirilmektedir. Kürtlerin öz-örgütlenme çabalarının kriminalize edilmesine göz yummak, bir adım sonra her türlü toplumsal hareketin tasfiyesini de kabullenmek anlamına gelir. Bizlerin siyasetin toplumsallaştırılması, toplumun siyasallaşması olarak adlandırdığımız özyönetim anlayışımız, geniş bir yorumlamayla devletin kadir-i mutlaklığına gölge düşürmek anlamına gelmektedir. Her alanda inşa edilmeye çalışılan öz-örgütlenmeler birer tehdit olarak kodlanabilir. Toplumsallaşmış bir siyasete dayanan sosyalist demokrasi anlayışı ile temsile ve icraya dayanan parlamenter demokrasi anlayışı arasındaki farkı göz önünde tutmak gerekir.
Barış talebinin içinin doldurulması…
Kürt sorunu, Türkiye’nin yaşadığı ilk ulusal sorun değildir. Bundan önce yaşanan ulusal sorunlarda başvurulan çözüm hep savaş olmuştur. Anadolu halklarına savaş, beraberinde parçalanma, tehcir, katliam, soykırım, mübadele, ata topraklarında azınlık olarak damgalanmadan başka bir şey vermemiştir. Aslında Kürt sorunu, Türkiye’nin kanamaya devam eden Ermeni sorunudur, Rum sorunudur. Çerkezlerin, Arnavutların, Gürcülerin, Muhacirlerin ve adlarını burada saymakla bitiremeyeceğimiz halklarımızın ortak sorunudur. Ya milliyetçiliğin ve militarizmin bu halklara iki asırdır yaşattığı acılarla topyekun yüzleşeceğiz ve hepsine merhem olacağız, ya da toplumumuzda savaşlardan, tehcirlerden, katliamlardan zihnen veya bedenen yaralanmamış bir tek kişi kalmayana kadar vuruşmaya devam edeceğiz. Bu yüzden hemen barış istiyoruz, bu yüzden tek yol barış diye haykırıyoruz!
Barış talep etmek kadar, barış talebinin içini doldurmak da, barışın sağlanamamasının sorumlularını ifşa etmek de önem taşıyor. Türkiye’de barışın sağlanabilmesinin ilk adımı, Türk Ceza Kanunu (TCK), Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’da (PVSK) yer alan, her muhalifi suçluya dönüştüren, yargılanma sürecini hayattan tasfiyeye dönüştüren kuralların değiştirilmesi olacaktır. Seçim yasasının ve siyasi partiler yasasının demokratikleştirilmesi, barajın lağvedilmesi, partilere önseçim zorunluluğunun getirilmesi, bütün dışlama mekanizmalarının yok edilmesi bir sonraki adım olacaktır. Nihayet Türkiye’de yaşayan bütün halkların temel haklarının anayasal güvence altına alınması ve devletin anayasal olarak ”Türklerin devleti” olarak tanımlanmaması en önemli yasal adım olacaktır.
Yine barışın kurulabilmesi için, devlet ile Kürt siyasetinin temsilcileri ile başlatılan ama devlet tarafından akim bırakılan müzakereler yeniden başlatılmalıdır. Müzakereler hükümet tarafından açıkça sahiplenilmeli ve sorumluluktan kimse kaçmamalıdır.
Tutuklu durumda olan milletvekilleri, belediye başkanları ve bilumum BDP mensuplarının hür bırakılması gereklidir. İnsanların açık siyasi süreçlere yeniden güven duyabilmesi ve tepede yürütülecek müzakerelere tabanda yeşerecek bir toplumsal etkileşimin eşlik edebilmesi için tek yol zindan kapılarının açılmasıdır.
Suriye’de ve İran’da savaşa hayır!
Daha düne kadar birlikte samimi pozlar veren Erdoğan ile Esad bugün karşı karşıya geldiler. AKP’nin Türkiye’si, komşularıyla sıfır sorun retoriğini bir kenara bırakmış ve emperyalist hiyerarşinin soğuk gramerini benimsemiş gibi görünüyor. Aynı filmi daha önce Libya’da da seyretmedik mi? İlk önce NATO’nun Libya’da ne işi var diye soran Erdoğan, daha sonra çark ederek NATO’ya Ege’deki üsleri sonuna kadar açmıştı. Emperyalistlerin Arap ve Fars coğrafyasında olan bitenleri bir köşeden izlemektense bölgeye askeri olarak girerek toplumsal hareketleri kendi yörüngelerine sabitlemek istediği apaçık ortaya çıkmıştır. Bu durumun farkında olan AKP hükümeti tercihini emperyalist işgalcilerin hık deyicisi hatta mayın eşeği olmaktan yana yapmış gibi görünüyor.
Türkiye’nin kendi sınırları dışında her türlü askeri varlığına karşıyız. NATO ve benzeri emperyalist koalisyonlar önderliğinde işgal hareketlerine katılmasını istemiyoruz. Bununla tutarlı olarak, Türkiye’nin Suriye’ye dönük bir saldırı harekatına katılmasını kesinlikle kabul edemeyiz. Türkiye’nin çalışan, yoksul, genç, kadın bilumum insanlarının gerçek çıkarları ile AKP’nin temsil ettiği müteahhit-tüccar burjuvazinin çıkarları aynı değildir. Türkiye’nin bu tip savaşlara girişmesinden elde edilecek sözde kazançlar büyük toplum kesimleri için ölümden başka hiçbir şey ifade etmemektedir.
Suriye’ye karşı yürütülecek bir savaşa karşı olduğumuz kadar, İran’a karşı yürütülecek bir savaşa da karşıyız. Kendileri her türlü nükleer ölüm aracını elinde bulunduran ve kullanan emperyalistlerin İran’ın silahsızlandırılması konusunda samimi olmadığı apaçıktır. Irak’ın işgaline gerekçe yapılan kitle imha silahları ne kadar hayal ürünü ve enerji piyasalarına ilişkin emperyalist hesapların perdesiyse, İran’ın nükleer silahları da bundan farklı değildir. AKP’nin füze kalkanını onaylaması, İran’a dönük saldırganlığa Türkiye’nin de katılabileceği yönünde tatsız işaretler veriyor.
Ya barış ve sosyalizm ya barbarlık!
Türkiye dünyanın dışında değildir. Dünya ise bir eşikte duruyor. Kapitalizm tarihinin en sert krizlerinden birini yaşıyor. Bu krizler döneminde farklı coğrafyalarda umut verici toplumsal hareketler filizleniyor. Bir yandan da karanlık emelli emperyalistler bitmek bilmeyecek bir savaşlar döneminin fitilini ateşlemek istiyorlar. Ya filizlenen toplumsal hareketler barışı ve sosyalizmi kendilerine bayrak edinip kapitalist-militarist makineyi durduracaklar, ya da bu makine dünyadaki tüm insanları ve tekmil doğayı yok edecek…


