Türkiye’de ve Bölgede Barışı Savunmanın Önemi

02 December 2011

Şiddeti tırmandıran AKP hükümetidir!

2011 genel seçimlerinden sonra Kürt sorununda yavaş yavaş yükselen sertleşme süreci son tutuklamalar ile F tipi cezaevlerine geçiş döneminden beri görmediğimiz bir takım uygulamalara sahne olmuştur. Öcalan’ın yakalanması sonrasında gelen ateşkes süreci, Avrupa Birliği’yle bütünleşme hevesi ile atılan bir takım demokratikleşme adımları ve nihayetinde hükümetin “demokratik açılım” şeklinde ifade ettiği süreç boyunca görmediğimiz bir takım anti-demokratik uygulamaların ortaya çıkması, tüm Türkiye toplumunu özellikle de bu temelsiz açılımlara bel bağlayanları büyük bir şaşkınlığa sokmuştur.

AKP iktidar olduğundan beri, Kürt sorununda tek yöntem olarak var olan siyasi aktörleri İslam damarına yaslanarak kulvar dışına itme yolunu benimsemiştir. Bu girişimler her seferinde Kürt hareketinin karşı manevraları ile boşa çıkartılmıştır. 2011 genel seçimlerinde Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde bu acı gerçeğin şamarını bir kez daha yiyen hükümet, Kürt sorununda muhatap olarak Kürt hareketinin asli unsurlarını almak zorunda olduğu gerçeğiyle yüzleşmiştir. Ne var ki bu hareketin siyasi unsurlarıyla masaya oturarak, masada aklıselim çözüm olanaklarını tartışmak yerine hareketin askeri unsurları ile harp etmeyi yeğ tutmuştur. Bir dönem yürütüldüğü basına sızmasıyla anlaşılan müzakereler hükümet tarafından sahiplenilmemiş ve sürdürülmemiş, barışın kurulması yolunda izlenen bu tutarsız tavır işleri başlangıcından daha da kötü bir hale getirmiştir.

Burada dikkatlerden kaçmaması gereken bir nokta da, hükümetin basın üzerinde kurduğu açık baskıdır. 24 askerin hayatını yitirmesini takiben ana akım basının temsilcilerini toplayan Başbakan, “terörle mücadele” olarak adlandırılan yöntemlere basının da iştirak etmesi yönünde talimat vermiştir. Bu talimatlar çerçevesinde, ölen askerler bahane edilerek Kürtlere karşı şehirlerde faşist güruhlarca yürütülen saldırılar ana akım basın tarafından görmezlikten gelinmiştir. Devletin en üst kademesinde intikam kelimesinin zikredilmesi, operasyonlar sonucunda ortaya çıkan PKK kayıplarının sayısıyla ile asker kayıplarının telafi edilmeye çalışılması tarihe düşülmesi gereken notlardır. Şehirlerde yürütülen faşizm provalarının örtülmesine benzer bir biçimde, PKK saflarında yaşamını yitirenlerin bedenlerine dönük düşmanlık ve cenazelerinde ailelerine yaşatılanlar da medya tarafından görmezden gelinmiş ve büyük kitlelerden gizlenmiştir.

Bu psikolojik abluka, Van ve Erciş’i yıkan depremle birlikte çatlamış, Kürt düşmanlığının ırkçılık ve faşizm düzeylerindeki hezeyanları televizyon ve gazetelerdeki Kürt filtresini aşmıştır. Hükümetin benzer durumlarda takındığı, suçu doğaya ve yurttaşlara atan tavır ve yardımları organize etmede sergilediği becerisizlik, BDP’nin belediyeyi elinde tuttuğu bir bölgede yaşanan depremle bambaşka bir boyuta sıçramıştır. Belediye başkanının süreçten dışlanması, depremzedelere dönük polis saldırganlığı kuşkusuz depremin yaşandığı bölgenin bir Kürt bölgesi olmasıyla da ilgilidir.

Baskılar, tutuklamalar…

Şiddetin tırmandırılmasına paralel olarak Kürt hareketinin siyasi unsurlarına da müthiş bir baskı ve tutuklama fırtınası başlamıştır. Son altı ayda 5.000 civarında insanın gözaltına alınması ve çoğunun tutuklanması ile başlayan bu süreç, BDP Siyaset Akademisi kapsamında yapılan tutuklamalarla bambaşka bir boyuta sıçramış ve geniş muhalefet kesimlerinde ciddi bir tedirginliğe yol açmıştır. Kürt siyasi hareketinin çevresinin çevresi diyebileceğimiz insanlara kadar uzanan bu tutuklama süreci, bir önceki dönemde AKP politikalarına açık destek sunan demokratikleşmeci liberaller arasında bile tedirginlik ve ayrışma yaratmıştır.

Bu ayrışmanın dikkat çekici yanı, ayrışmayı AKP yanlılarının kendini liberal olarak adlandıran kesiminin özellikle belirginleştirme eğilimleridir. Taraf gazetesinin Polis Akademisi’nden devşirdiği köşe yazarı Emre Uslu’nun “Ölümden önceki son çağrımdır” yazısı ve Nur Cemaati’nin Türkiye’deki sözcüsü olarak lanse edilen Hüseyin Gülerce’nin “Çözüm değil, toprak istiyorlar…” yazıları bu konuda kendilerince bir hizalanmanın zorunlu olduğunu vurgulamaktadır. Son gelişmelerle birlikte “kokmaz bulaşmaz” diye tarif edebileceğimiz bir siyasi pozisyonsuzluğu benimsemiş entelektüeller bile bir tedirginlik içine düşmüştür. Demokratik açılım ve anayasa referandum sürecine can-ı gönülden destek sunanlar bile tüm olup bitenlerin bir tuzak olduğu şüphesine düşmüştür.

Yetmez ama ayıp!

Olup bitenlerden sonra, eforunu AKP siyasi eliti içerisindeki sağduyu sahibi kişileri tekrar barışa ikna etme çabasına girişmek beyhudedir. AKP’nin otoriterleşmesinin ve militaristleşmesinin geldiği bu noktada, “yetmez ama evet” sloganıyla özdeşleşmiş sözde sol ve demokrat politik pozisyonun varlık koşulları bizzat AKP tarafından ortadan kaldırılmıştır. Ne var ki bu politik tutumu benimseyen entelektüellerde, yazarlarda veya siyasi oluşumlarda herhangi bir özeleştiri yapılamıyor olması, en hafif tabiriyle, yetmez ama ayıptır.

Aynı nakarat inkâr, inkâr, inkâr…

Yeni dönemin Mehmet Ağar’lığına soyunan Naim Şahin’in “Sorun arıyorum bulamıyorum” açıklamaları bir sonraki dönemde Kart kurt ya da Farsçadan etkilenen dağ Türkleri masallarına da uzak olmadığımızı göstermektedir. Geçmiş dönemlere büyük bir hızla benzemeye başlayan söylem ve eylemleri daha da arttırabiliriz (operasyonlar, inkar politikaları, medyaya ayar verme ve ardından gelen fetih manşetleri, nefret söylemleri, misliyle alınacak intikamların yeminleri, gözaltılar, tutuklamalar vs.) fakat her iki dönem arasındaki bir takım farklılıklar dikkat çekmek bizim açımızdan daha ön açıcı olabilir.

Düşmeyen bayrak: Demokrasi

Tüm bu antidemokratik uygulamalar boyunca hükümetin demokrasi söylemini hiç elden bırakmaması, 90’lardaki hataları tekrarlamayacağız söylemini ağızlardan hiç düşürmemesi en dikkat çekici olanıdır. 90’lar boyunca devletin bölünmez bütünlüğü üçlemesi karşısında her şey teferruat durumundaydı, ne uluslararası kamuoyuna ne de Türkiye toplumuna bir şey izah etme derdi olmayan hükümetlerle işler yürütülüyordu. Aynı zamanda geniş kesimler gözünde bu uygulamalar gayet meşruydu. Ergenekon süreci ile bir önceki dönemin egemenleri tasfiye edilirken geçmiş dönemdeki birçok uygulamayı bir koz olarak kullanan Hükümetin, demokrasi söylemi bir zorunluluk olarak devam etmektedir.

Bu tartışmayı birçok başka olgu ile geliştirmek ve derinleştirmek mümkündür. Ama daha fazla uzatmamak adına yine Emre Usu’nun olay yaratan yazısı ile ilgili bir televizyon programında ağzından dökülenler önemlidir. Bu programda söylenenler, AKP hükümetinin kafasındaki çözümün alışılagelmiş yöntemlerden pek de farkı olmadığını göstermektedir. Uslu, müzakereci liberallerin Beşir Atalay başta olmak üzere bir dizi hükümet üyesini bu sürecin müzakerelerle çözülebileceğine ikna ettiklerini ve Erdoğan’ın bir takım parti içi dengeleri korumak adına bu sürece göz yumduğunu iddia etmektedir. Uslu’ya göre, demokratik açılım diye nitelenebilecek birçok gelişme (özellikle PKK mensuplarının Habur sınır kapısı yoluyla dönmesi) bu dönemde hayata geçmişti. Bununla beraber devletin kafasındaki son dönemdeki şiddet ve baskı politikaları olduğunu (olması gerektiğini) vurgulamıştır. Bu açıklamayı Fatih Altaylı’nın aylar önce yazdığı 1400 kişilik tutuklama listesi bilgileriyle birleştirince aslında son gelişmelerin demokratik açılım sürecinden bir sapma olmadığını, aslında demokratik açılım denen şeyin genel anlayıştan bir sapma olduğu gibi bir algılama oluşmaktadır.

Yaratılan bu algılama çerçevesinde, Kürtlerin özyönetimlerini kurumsallaştırma çabaları olarak anlaşılabilecek demokratik özerklik kriminalize edilmektedir. Devletin kadir-i mutlaklığı tartışılabilir olmaktan çıkarılmak istenmekte, insanların kendi aralarında oluşturdukları her türlü örgütlenme hedef tahtasına yerleştirilmektedir. Kürtlerin öz-örgütlenme çabalarının kriminalize edilmesine göz yummak, bir adım sonra her türlü toplumsal hareketin tasfiyesini de kabullenmek anlamına gelir. Bizlerin siyasetin toplumsallaştırılması, toplumun siyasallaşması olarak adlandırdığımız özyönetim anlayışımız, geniş bir yorumlamayla devletin kadir-i mutlaklığına gölge düşürmek anlamına gelmektedir. Her alanda inşa edilmeye çalışılan öz-örgütlenmeler birer tehdit olarak kodlanabilir. Toplumsallaşmış bir siyasete dayanan sosyalist demokrasi anlayışı ile temsile ve icraya dayanan parlamenter demokrasi anlayışı arasındaki farkı göz önünde tutmak gerekir.

Barış talebinin içinin doldurulması…

Kürt sorunu, Türkiye’nin yaşadığı ilk ulusal sorun değildir. Bundan önce yaşanan ulusal sorunlarda başvurulan çözüm hep savaş olmuştur. Anadolu halklarına savaş, beraberinde parçalanma, tehcir, katliam, soykırım, mübadele, ata topraklarında azınlık olarak damgalanmadan başka bir şey vermemiştir. Aslında Kürt sorunu, Türkiye’nin kanamaya devam eden Ermeni sorunudur, Rum sorunudur. Çerkezlerin, Arnavutların, Gürcülerin, Muhacirlerin ve adlarını burada saymakla bitiremeyeceğimiz halklarımızın ortak sorunudur. Ya milliyetçiliğin ve militarizmin bu halklara iki asırdır yaşattığı acılarla topyekun yüzleşeceğiz ve hepsine merhem olacağız, ya da toplumumuzda savaşlardan, tehcirlerden, katliamlardan zihnen veya bedenen yaralanmamış bir tek kişi kalmayana kadar vuruşmaya devam edeceğiz. Bu yüzden hemen barış istiyoruz, bu yüzden tek yol barış diye haykırıyoruz!

Barış talep etmek kadar, barış talebinin içini doldurmak da, barışın sağlanamamasının sorumlularını ifşa etmek de önem taşıyor. Türkiye’de barışın sağlanabilmesinin ilk adımı, Türk Ceza Kanunu (TCK), Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ve Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’da (PVSK) yer alan, her muhalifi suçluya dönüştüren, yargılanma sürecini hayattan tasfiyeye dönüştüren kuralların değiştirilmesi olacaktır. Seçim yasasının ve siyasi partiler yasasının demokratikleştirilmesi, barajın lağvedilmesi, partilere önseçim zorunluluğunun getirilmesi, bütün dışlama mekanizmalarının yok edilmesi bir sonraki adım olacaktır. Nihayet Türkiye’de yaşayan bütün halkların temel haklarının anayasal güvence altına alınması ve devletin anayasal olarak ”Türklerin devleti” olarak tanımlanmaması en önemli yasal adım olacaktır.

Yine barışın kurulabilmesi için, devlet ile Kürt siyasetinin temsilcileri ile başlatılan ama devlet tarafından akim bırakılan müzakereler yeniden başlatılmalıdır. Müzakereler hükümet tarafından açıkça sahiplenilmeli ve sorumluluktan kimse kaçmamalıdır.

Tutuklu durumda olan milletvekilleri, belediye başkanları ve bilumum BDP mensuplarının hür bırakılması gereklidir. İnsanların açık siyasi süreçlere yeniden güven duyabilmesi ve tepede yürütülecek müzakerelere tabanda yeşerecek bir toplumsal etkileşimin eşlik edebilmesi için tek yol zindan kapılarının açılmasıdır.

Suriye’de ve İran’da savaşa hayır!

Daha düne kadar birlikte samimi pozlar veren Erdoğan ile Esad bugün karşı karşıya geldiler. AKP’nin Türkiye’si, komşularıyla sıfır sorun retoriğini bir kenara bırakmış ve emperyalist hiyerarşinin soğuk gramerini benimsemiş gibi görünüyor. Aynı filmi daha önce Libya’da da seyretmedik mi? İlk önce NATO’nun Libya’da ne işi var diye soran Erdoğan, daha sonra çark ederek NATO’ya Ege’deki üsleri sonuna kadar açmıştı. Emperyalistlerin Arap ve Fars coğrafyasında olan bitenleri bir köşeden izlemektense bölgeye askeri olarak girerek toplumsal hareketleri kendi yörüngelerine sabitlemek istediği apaçık ortaya çıkmıştır. Bu durumun farkında olan AKP hükümeti tercihini emperyalist işgalcilerin hık deyicisi hatta mayın eşeği olmaktan yana yapmış gibi görünüyor.

Türkiye’nin kendi sınırları dışında her türlü askeri varlığına karşıyız. NATO ve benzeri emperyalist koalisyonlar önderliğinde işgal hareketlerine katılmasını istemiyoruz. Bununla tutarlı olarak, Türkiye’nin Suriye’ye dönük bir saldırı harekatına katılmasını kesinlikle kabul edemeyiz. Türkiye’nin çalışan, yoksul, genç, kadın bilumum insanlarının gerçek çıkarları ile AKP’nin temsil ettiği müteahhit-tüccar burjuvazinin çıkarları aynı değildir. Türkiye’nin bu tip savaşlara girişmesinden elde edilecek sözde kazançlar büyük toplum kesimleri için ölümden başka hiçbir şey ifade etmemektedir.

Suriye’ye karşı yürütülecek bir savaşa karşı olduğumuz kadar, İran’a karşı yürütülecek bir savaşa da karşıyız. Kendileri her türlü nükleer ölüm aracını elinde bulunduran ve kullanan emperyalistlerin İran’ın silahsızlandırılması konusunda samimi olmadığı apaçıktır. Irak’ın işgaline gerekçe yapılan kitle imha silahları ne kadar hayal ürünü ve enerji piyasalarına ilişkin emperyalist hesapların perdesiyse, İran’ın nükleer silahları da bundan farklı değildir. AKP’nin füze kalkanını onaylaması, İran’a dönük saldırganlığa Türkiye’nin de katılabileceği yönünde tatsız işaretler veriyor.

Ya barış ve sosyalizm ya barbarlık!

Türkiye dünyanın dışında değildir. Dünya ise bir eşikte duruyor. Kapitalizm tarihinin en sert krizlerinden birini yaşıyor. Bu krizler döneminde farklı coğrafyalarda umut verici toplumsal hareketler filizleniyor. Bir yandan da karanlık emelli emperyalistler bitmek bilmeyecek bir savaşlar döneminin fitilini ateşlemek istiyorlar. Ya filizlenen toplumsal hareketler barışı ve sosyalizmi kendilerine bayrak edinip kapitalist-militarist makineyi durduracaklar, ya da bu makine dünyadaki tüm insanları ve tekmil doğayı yok edecek…

Sosyalist Umut Derneği 2011 Genel Seçimi Değerlendirmeleri – II

15 September 2011

Bir önceki değerlendirme metnimizde AKP’nin seçim başarısının gerisinde duran toplumsal dinamikleri değerlendirmeye çalışmıştık. Bu metinde ise, AKP’den sonra seçimlerdeki en büyük başarıyı elde eden ve AKP’nin kritik 330 milletvekili sayısına erişmesini engellemiş olan Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğunun başarısını ve genel olarak Türkiye sosyalistlerinin seçim politikasını değerlendirmeye çalışacağız. Ayrıca yeni dönemde ön plana çıkan çatı partisi ve demokratik özerklik konularındaki politik duruşumuzu ifade etmeye çabalayacağız.

Seçim Politikası Üzerine

2007’de Bin Umut Adayları ve 2011’de Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloğu isimleriyle hayata geçirilen bağımsız sosyalist aday stratejisi başarısını ispat etmiştir. Ana akım siyasal hareketler dışında kalan toplumsal hareketleri parlamentodan dışlama amaçlı baraj uygulamaları hükmünü büyük ölçüde yitirmiş, merkez partiler tarafından da sorgulamalı hale gelmişse, bunda bağımsız aday stratejisinin de çok önemli bir rolü olmuştur. Barajın ve seçim sistemine dahil diğer mekanizmaların birer dışlama aracı olarak işlevsiz bırakılmasıyla beraber, daha kaba ve açık dışlama mekanizmaları yürürlüğe sokulmuş, YSK marifetiyle adaylıklar engellenmiş ve seçilmiş milletvekillerinin tutukluluk halleri sürdürülerek meclisten dışlanmaları yoluna tenezzül edilmiştir. Bu tip kaba baskı politikaları, mevcut siyasi sistemin siyasete dahil etme mekanizmalarının sınırlarını demokratik kamuoyu nezdinde daha da görünür kılmakta, sosyalistlerin etki alanını aşan bir toplumsal muhatabiyette yankı bulmaktadır. (more…)

12 Eylül´de Kadıköy’deyiz!

10 September 2011

Sosyalist Umut olarak 12 Eylül Faşist Askeri Darbesinin 31. yılında Kadıköy’de gerçekleştirilecek mitingde yer alacağız. 31 yıldır hesap sorulamamış darbecilere ve hala sürmekte olan 12 Eylül Düzenine karşı pazar günü saat 10:00´da Kadıköy Meydanı´ndayız.

Sosyalist Umut

Tutuklu sosyalistlerin davasına çağrı ‎

09 August 2011

SDP ve TÖP üye ve yöneticileri, 11- 12 Ağustos’ta bir kez daha hakim karşısına çıkacak. SDP Genel Başkanı Rıdvan Turan ve Toplumsal Özgürlük Platformu sözcüsü Oğuzhan Kayserilioğlu’nun da aralarında olduğu çok sayıda kişi 21 Eylül 2010′da Devrimci Karargâh Örgütü soruşturması kapsamında gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı.7 aylık tutukluluk süresi ardından çıkarıldıkları mahkemede savunmaları dahi alınmadan tutukluluk süreleri uzatılan sosyalistlerle dayanışmak için 11-12 Ağustos tarihlerinde Beşiktaş Adliyesi önünde buluşuyoruz.

Sosyalist Umut

15 – 16 Haziran Direnişi Anıldı

15 July 2011

Yakın dönem türkiye tarihinin önemli işçi direnişlerinden biri olan 15-16 haziran 1970 direnişi 41.yılında İstiklal Caddesinde yapılan yürüyüşle anıldı. Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin işbirliğiyle sendika seçme özgürlüğünün kısıtlanması ile başlayan süreç işçilerin bu karara karşı direnmesiyle toplu eylemelere dönüştü. İstanbul merkezli eylemlerde onbinlerce işçi sokaklara çıktı ve gasp edilen haklarını geri istedi. 15 – 16 Haziran 1970 İstanbul’da ve diğer illerde Türkiye sınıf mücadelesinin önemli işçi eylemlerinden biri olmuştur.

Üreten biziz yöneten de biz olacağız!

Sosyalist Umut

Sosyalist Umut Derneği 2011 Genel Seçimleri Değerlendirmeleri – 1

07 July 2011

NEDEN AKP?

2011 Haziran genel seçimlerinin değerlendirmesine kuşkusuz AKP’nin başarısı üzerine düşünerek başlamalıyız. AKP üst üste üçüncü kez seçim zaferi elde etmiş oldu. Önceki genel ve yerel seçimlerdeki tüm oy düzeylerini aştı, ancak önceki döneme göre milletvekili sayısında kayıp yaşadı ve kritik 330 sayısına erişemedi. Bizler sosyalistler olarak bu durumu nasıl değerlendirmeliyiz? Büyük toplum kesimlerini AKP’ye oy vermeye sevk eden etkenler nelerdir?

Bu yazıda AKP’yi farklı konum ve çıkarlara sahip toplumsal kesimler arasında bir çeşit evlilik ve muhafazakâr- kapitalist-icracı bir modernleşme projesi olarak anlamayı önereceğiz. Bu yönüyle AKP sermaye birikiminin ulusal ve uluslararası ölçeklerde sürekli kılınabilmesi ve ileriye taşınması hedefine sadık bir örgüttür. Bu hedefi çerçevesinde ideolojik hegemonya düzeyinde Türk-Sünni-erkek-varsıl kapitalist sınıf ile yoksullardan, işçilerden, farklı etnik çevrelerden ve kadınlardan oluşan büyük toplum kesimleri arasındaki maddi ve manevi önderlik ilişkisini ve birliği kurabilmiş bir siyasi parti olarak anlaşılmalıdır. AKP için bu heterojen unsurların birliğini dağıtmamak ve farklı unsurların hareketten beklentileri arasındaki gerilimleri yıkıcı bir düzeye ulaşmaktan alıkoymak bir mevcudiyet meselesidir. (more…)

12 Haziran Genel Seçimleri’nde Oylar Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun Adaylarına

10 June 2011

12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nde Emek Demokrasi ve Özgürlük Bloku’nun bağımsız milletvekili adaylarını destekliyoruz. Demokrasinin 4 yılda bir yapılan seçimlerden ibaret olmadığını, halkın ve tüm bireylerin, yaşamın her saniyesinde kendisi ve başkaları ile ilgili olarak söz söyleme, yönetime doğrudan katılma, hesap sorma, denetleme ve tüm değerleri ile birlikte barış içinde yaşamak olduğunu düzen partilerine göstermek durumundayız.

Sınıfsız, sömürüsüz bir ülke ve bir dünyanın yaratılması, barış ve kardeşliğin inşa edilmesi adına bağımsız adaylara oy veriyoruz.

Sosyalist Umut

1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’na!

30 April 2011

Sosyal adalet, eşitlik, bağımsızlık ve sendikal haklarımız için 1 Mayıs 2011 Pazar günü Taksim Meydan´ında omuz omuzayız.1 Mayıs sabahı Şişli-Cevahir Alışveriş Merkezi önünde saat 09:30′da buluşup “TEK YOL DEVRİM” pankartı arkasında Taksim’e yürüyoruz. Emekçilerin uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma gününde dünyanın tüm meydanlarını dolduracak sosyalistleri yoldaşça selamlıyor, tüm dostlarımızı bekliyoruz.

Yaşasın 1 Mayıs!

Bıjî 1 Gulan!

Կեցցէ՛ 1 Մայիս!

Savaşa Hayır, Libya’ya Özgürlük!

25 March 2011

Ekmek teknesi için bedenini ateşe veren Tunus’lu işportacının başlattığı serüvende zor bir döneme giriyoruz. Şu anda “piyasanın görünmez jetleri” Trablus semalarında uçuyor, nükleer denizatlılardan ateşlenen füzeler insan eli değmeden ölüm imal etmedeki hünerlerini sergiliyor. Bir kez daha canlı yayında savaş seyretme deneyimi ediniyoruz.

Öncelikle şunu ifade etmek isteriz ki, Afganistan’da ve Irak’ta olduğu gibi, Libya’da da savaşa karşıyız. Libya’da sergilenen askeri güç gösterisinin BM Güvenlik Konseyi tarafından meşru ilan edilmiş olması, yaratılan dehşeti biz sosyalistler gözünde meşru kılmamaktadır. Buradan Kaddafi’nin iktidarını ve şiddetini onayladığımız sonucu çıkartılmamalıdır. Şunun farkındayız ki, Kaddafi’nin ve benzer bir çok zalim askeri diktatörlüklerin kapitalist ve emperyalist odaklar ile pragmatizm temelli ilişkileri vardır. Ucuz petrol ve ballı ihaleler alırken onayladığınız, pahalı silahlar satarken parasını saydığınız rejimi bir gecede insanlık adına lanetlemenizi inandırıcı bulmuyoruz. İnsanlık adına konuşma ayrıcalığını sizlere tanımıyoruz.

Sosyalistler farkındadır ki, askeri harekatı yönlendirenlerin amacı bölgede halk hareketlerinin yarattığı atmosferi kontrol altına almak, kendileri açısından tehlike oluşturabilecek bir durum oluşmamasını garantilemektir. Buradan bakıldığında, bölge ülkelerinde bir süreden beri devam eden hareketlerin en başından beri emperyalistlerin tezgahladığı bir oyun gibi değerlendirilmesi aşırı kötümserlik olacaktır. Bölgedeki emperyalistler, kapitalist şirketler, diktatörler göz önünde bulundurulduğunda hala tutunabileceğimiz tek dalımız halk hareketlerinin isyan ruhudur.

Libya’ya yönelik harekat aynı zamanda bölgedeki halk hareketleri açısından sınav niteliğinde bir dönemi başlatmıştır. İsyan hareketlerini stratejist indirgemecilikle boğmak aşırı kötümserlikse, kendiliğinden hareketlerin otomatikman devrimci sonuçlar yaratacağını beklemek de aşırı iyimserliktir. İsyan ruhunun eşitlikçi, kardeşlikçi ve özgürlükçü bir programa kavuşturulmadığı durumda sürekliliğini sağlayabilmesi zor olacak, oluşan yeni hareketler bölgede hakim olan soğuk yüzlü siyaset gramerince süratle soğurulacak ve “liberal demokrasilere” kontrollü bir geçişin taşeronu haline dönüşecektir.

Türkiye’de hakim durumda bulunan siyasi çevrelerin süreç boyunca sergiledikleri şaşkınlık ve tutarsızlık aslında bu çevrelerin sınıfsal karakterini ele veriyor. Türkiyeli sermaye grupları, bölgede siyasi yapıların niteliğini sorun etmeden yayılmış ve isyan edilen diktatörlüklerle çeşitli iş ilişkileri geliştirmiş durumdadır. Bu çıkarların sürekli hale getirilebilmesi, Türkiyeli sermaye çevrelerinin bölgede emperyalist hiyerarşiyle uyumlu hareket etmesine bağlıdır. İsrail karşıtı sahte çıkışlarıyla Türkiye ve bölge halklarının gözünü boyamaya çalışan AKP hükümeti, sözde vicdan siyasetini çıplak kapitalist çıkarlarla uzlaştırmanın yolunu ararken tutarsızlıkta sınır tanımıyor. Milliyetçi çevreler ise Türkiye’nin benzer bir müdahaleye uğrayabileceğinden hareketle müdahaleye karşı sinik bir muhalefet yürütüyor.

Müdahaleye karşı Türkiye’nin alnı açık muhalefetini yükseltebilecek olan tek güç işçi sınıfı ve kaderini işçi sınıfı ile özdeşleştirmiş olan sosyalistlerdir. Sosyalistler emperyalistlere ve Türkiyeli hükümranlara insanlık adına konuşma hakkı tanımıyor ve tüm halkları müdahalenin ardındaki çıplak kapitalist çıkarları görmeye çağırıyor.

Sosyalist Umut

Bu İkiyüzlü Oyuna HAYIR!

26 August 2010

12 Eylül Anayasasına HAYIR!

AKP Anayasasına HAYIR!

Bu İkiyüzlü Oyuna HAYIR!

12 Eylül 2010 tarihinde bir referandum gerçekleşecek.

Referandumda oylanacak olan bu paket bir demokratikleşme paketi değil, tam bir sahtekârlık örneğidir. İddia edildiği gibi 12 Eylül anlayışıyla ve kurumlarıyla hesaplaşmak gibi bir derdin de olmadığı aşikârdır. Çünkü 12 Eylül, 24 Ocak’tan ve sağ ideolojilerden ayrı düşünülemez. 12 Eylül’le gerçekçi bir hesaplaşmanın yolu, öncelikle ülkemize 30 senedir hükmeden liberal ekonomi politikalarını ve buna eşlik eden siyasal kültürü ters yüz etmemizden geçecektir!

Anayasa değişikliği paketinin asıl içeriği nedir?

AKP’nin önerdiği bu anayasa tadilâtı, 1980′de başlayan, 2001′den bu yana iyice azgınlaşan neo-liberal yasama zincirinin son halkasıdır.

AKP bu değişiklikle aynı zamanda, 12 Eylül’ün darbe kurumlarını, kendi iktidarını pekiştirmek adına yürütmenin egemenlik alanına dâhil etmeyi amaçlıyor. Oysa defalarca “demokrasi”ye zarar verdiğinden yana yakına şikâyet ettiği de bu kurumlardı, onun bu arenada var olmasını sağlayan da… Bu gerçek bize, burjuva standartları dâhilinde tanımlanmış bir demokratikleşmeden bile söz etmenin mümkün olmadığını bir kez daha söylüyor. Ve diyoruz ki; Demokratikleşme bu kurumları tamamen ortadan kaldırmamız ile gerçekleşecektir!

Hâlâ Hepimiz Türk isek Ne Değişiyor?

Demokratikleşme paketi olduğu iddia edilen bu pakette Kürt halkına, Alevilere, Ermenilere ve diğer tüm unsurların sorunlarına çözüm niteliğinde hiç bir düzenleme bulunmamaktadır. BDP bu paket sürecinde, parlamenter demokrasinin tüm yollarını, emekçiler ve halklar nezdinde hakkıyla kullanmış ve bunları parlamentoda tek başına göğüslemiştir. AKP’nin anti-demokratik ve diktacı anlayışına meclisteki muhalefet partilerinin ikiyüzlü yaklaşımı eklenince BDP yalnız kalmış, kürt halkının iradesi hiçe sayılmıştır. Halkların iradesini hiçe sayanlara da ikiyüzlü oyunlarıyla buna zemin açanlara da HAYIR diyoruz!

Yerindelik Denetimi: Hiç de Yerinde Değil…

Yerindelik denetiminin kaldırılması, toplumu karar alma mekanizmalarından dışlayan yürütmenin ve kurulların elini güçlendirecek olumsuz bir değişikliktir. Bu maddenin pakette yer almasının nedeni, son yıllarda özelleştirme ve ekolojik yıkım karşıtı davaların sayısının artması ve bunun neo-liberal hızlı yürütmenin ayağına dolaşmasıdır. Anayasa tadilâtı evet oyu aldığı takdirde, hükümetin, belediyelerin ve “bağımsız” düzenleyici kurulların, ayağına bağ olan hâkimleri kovmak için anayasal bir dayanak olacağı hesaplanıyor. Kamu yararını ve sosyal adaleti yok sayan bu düzenlemeye HAYIR diyoruz!

Grevsiz Toplu Sözleşme Hakkı Olursa Tekerleksiz Otomobil de Olur!

Kamu çalışanına “grevsiz toplu sözleşme hakkı” getirdiği iddia edilen değişiklik, toplu sözleşme hakkı değil, istisnasız tüm memurlara grev yasağı getirmektedir. Görüşmelerde uyuşmazlık çıkması durumunda son karar merciinin (uzlaştırma kurulu) kararlarına karşı yargı yolu kapatılmaktadır. Öte yandan, birden fazla sendikaya üye olma yasağının kaldırılmasının altında AKP yanlısı sağ sendikaları güçlendirmek yatıyor. Hal-i hazırda bir sendikaya üye olma hakkımızı kullanmamız bile engellenir ve hükümet buna duyarsız kalırken iki sendikaya üyelik hakkından bahsedilmesi tam anlamıyla sahtekârlıktır. AKP’nin, henüz yürürlüğe girmemiş yeni Sendika Yasası ve Özel İstihdam Büroları Yasası ile işyeri barajını yüzde 50+1’in çok üzerine çıkaracak olması bu sahtekârlığı bütünüyle gözler önüne seriyor. Örgütsüz ol, haklarını gasp edeyim diyen anlayışa HAYIR diyoruz!

Özgürlük, çıkmaz labirentlerden çok çok ötede…

Paketteki “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkı” ile bir çeşit “Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi”ne kavuşacağımız iddia ediliyor. Oysa bunun arka planında AİHM (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) ne gidecek başvuruları bitmek bilmeyecek iç bürokratik süreçlere yığmak, kontrol altında tutmak ve bu kanallarda eritmek yatmaktadır. 12 Eylül zihniyetinden kurtarmak,  ihlâl ettiği hakları çıkmaz sokaklara sürükleyen bu anlayışı yıkıp, yerine kendini gerçek kılan haklar ve özgürlükler bütününü yaratmamızdan geçecektir!

Pozitif Ayrımcılık Tabandan Başlar!

Anayasa değişikliği paketindeki kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık uygulamalarının eşitlik ilkesine aykırı olarak değerlendirilemeyeceği öngörülüyor. Kadınların erkeklerle eşit olmadığı konusunda ısrarcı olan, “kadın-erkek eşitliği isteyen, kota isteyen Ruanda’ya gitsin” diyen bir Başbakanın olduğu bir ülkede anayasa değişikliği yoluyla toplumsal cinsiyet farkındalığı yaratılamaz. Pozitif ayrımcılık ilkesi toplumsal yaşantının en küçük ölçeklerinden başlayarak hayata geçirilmeli, kadınların toplumsal hayata katılmasını sınırlandıran koşullara karşı toplumsal cinsiyet perspektifli sosyal politikalarla pekiştirilmelidir. Pozitif ayrımcılık ilkesi kadınlar için uygulandığı gibi, LGBTT (Lezbiyen, gey, biseksüel, travesti, transseksüel) ler için de uygulanmalıdır. LGBTT’liği hastalık olarak niteleyen devlet bakanının istifa etmesi, anayasa değişikliğinden çok daha etkili bir adım olacaktır!

Bu İkiyüzlü Oyuna HAYIR!

CHP bu paket içindeki kandırmacaları ortaya koyan bir muhalefet yapmamaktadır. CHP’nin “hayır”ı, 12 Eylül ve darbe kurumlarının kendisinin değil de AKP eliyle devamınadır. AKP’nin toplumu daha da yoksullaştıracak neo-liberal düzenlemelerine HAYIR derken buna daha en baştan “evet!” diyen CHP ve taşeronlarına da HAYIR diyoruz!

12 Eylül Anayasasına HAYIR!

AKP Anayasasına HAYIR!

Bu İkiyüzlü Oyuna HAYIR!