TEKEL işçilerine 4-C’yi dayatanlar, sadece TEKEL işçilerinin değil, tüm emekçilerin düşmanıdır. 4-C demek, iş güvencemizin olmaması demektir, sendikal haklarımızın olmaması demektir, ücretlerimizin düşmesi demektir. Çözüm sınırlı iyileştirmeler getirilmesi değildir, bu iyileştirmeler sorunu çözmeyecektir. Sorun, Türkiye emek-gücü piyasalarının esnekleştirilmesi ve özelleştirme adı altında kamu kurumlarımızın yağma edilmesi, eş zamanlı olarak geçimi tarıma bağlı yüz binlerce ailenin uçuruma itilmesidir. Bu yüzden her işçi direnişi, tüm işçilerin, köylülerin ve kamu emekçilerinin direnişidir, mücadelemiz emekçinin haysiyet mücadelesidir. Bizlere AKP hükümeti ve uluslararası kapitalizmin kurumları tarafından dayatılan ve rasyonel addedilen ekonomi politikaları, açıkça irrasyonel çılgınlıklardır. Sonuçları aç ve açıkta kalmamız, açlıktan veya hastane kuyruklarında ölmemiz olacaktır. 4-C bu karanlık geleceğin, bu disütopyanın prototipidir. Bu hazin akıbeti engelleyebilecek olan yegane kuvvet, emekçilerin özörgütlenmeleridir. Sendikaların yapısına ve yönetim biçimine, yöneticilerin hüviyetlerine dair tartışmaları bir süreliğine ertelemeli, tüm sendika konfederasyonlarımızın ortaklaşa aldığı genel grev kararının ardında tüm gücümüzle durmalıyız. Grevi sahip olması gereken politik anlamıyla kullanınca, TEKEL işçisine iktisadi hayatı felç ederek destek verince, haysiyet mücadelesinde payımıza düşen işi yerine getirmiş olacağız. Bu mücadele güçlendikçe, sınıf tavrını yansıtmayan yöneticiler de birer kağıt gibi savrulup gidecektir.
Sosyalist Umut sendikalarımızın almış olduğu bu kararı tüm gücüyle destekleyecek, 4 Şubat 2010 Perşembe günü sendikalarla omuz omuza alanlarda olacaktır.
4 ŞUBAT’TA GENEL GREVE! 13:00’DA SARAÇHANE’YE!
HER YER TEKEL, HER YER DİRENİŞ!
HERKESE İŞ, HERKESE KAYITSIZ ŞARTSIZ İŞ GÜVENCESİ!
ÖZELLEŞTİRMELERE KARŞI KAMULAŞTIRMA VE İŞÇİ DENETİMİ!
YAŞASIN İŞÇİLERİN BİRLİĞİ!
SOSYALİST UMUT DERNEĞİ

AKP hükümeti tarafından hazırlanan Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 2006 Mayısı’nda yüce meclisimiz TBMM tarafından kabul edilmiş ve 2008 Ekimi’nde uygulamaya sokulmuştu. Ekim 2009 itibariyle uygulama bir yılını doldurmuş bulunmaktadır. Artık “ideolojik” olmayan verilere sahibiz. Başbakanın ve egemenlerin, “bunlar ideolojik karşı çıkışlar, hiçbir nesnelliği yok.” diye bir kalemde reddettiği eleştirilerin ne kadar haklı ve yerinde olduğu tüm çıplaklığıyla orta çıkmış bulunmaktadır. Dahası, sosyal güvenlik sisteminin çokça eleştirilen ve bu uygulamayla sona ereceği iddia edilen gelir-gider dengesizliği iyice artmıştır. (daha fazla…)
Sermayedarların açgözlü, yıkıcı kar hedeflerine dayalı kapitalizm kendisini yerel, ulusal ve küresel ölçeklerde düzenlemek için çeşitli kurumlara ihtiyaç duyar. Kapitalizmin ulusal sınırlar içinde düzenleyiciliğini yapan kurum ulus devletse, küresel ölçekte bu işlevi üstlenen kurumlar 1945’ten bugüne kadar faaliyette bulunan IMF, DB ve DTÖ’dür. Doğuşundan bu yana küreselleşme doğrultusunda içgüdüsel eğilimlere sahip olan sermaye; IMF, DB ve DTÖ gibi farklılaşan işlevlere sahip kurumlar aracılığıyla birikim sürecini uluslararası düzeyde örgütler. (daha fazla…)
AKP hükümeti işçi haklarına yönelik saldırgan tavrına her geçen gün bir yenisini daha ekliyor. Son olarak İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği alanında yeni bir yönetmelik yayınlayarak liberal politikalarını daha da derinleştirmek ve de işçi sınıfına saldırmak konusundaki ısrarcılığının bir kez daha altını çizdi.
AKP Hükümeti’nin 15 Ağustos’ta yayınladığı İşyeri Sağlık ve Güvenlik Birimleri ile Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimleri Hakkında Yönetmelik bütün yetkilerin Çalışma Bakanlığında toplandığı, işyeri hekimliği hizmetlerini ve işyeri hekimliği eğitimini piyasaya açan bir yaklaşım taşıyor. (daha fazla…)
“İnsan soyunun düşmanlarıyla yalnızca kendin için değil, zira tam özgürlük gününü göremeyebilirsin, ama memedeki çocuk için boğuşuyorsun”
Yukarıdaki söz iki yüz yıl öncesinden geliyor da olsa, günümüz hak ve özgürlük mücadelelerinin hayli çetrefilli ve uzun soluklu bir süreç gerektirmesi itibariyle, zamanının yaşam koşullarıyla sınırlandırılamayacak kadar devrimci bir edebiyatın ürünüdür.
Son iki hafta boyunca Türkiye siyaseti tekrardan Hükümet açılım süreçlerine kilitlendi. Bilindiği üzere AKP Hükümetleri dönemi, aynı zamanda “açılımlar dönemi” olmuştur; Cumhuriyet tarihine de bu kavram bağlamında geçeceğini beklemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi sorunlarının her biri konusunda bir, hatta birkaç açılım süreci yaşadık. Aslında yaşayıp yaşamadığımız konusunda da pek emin olamadık; yani “açılım” nasıl bir şey onu da tam kavrayabildik sayılmaz. Hükümetin açılımları esaslı bir politika mı, yoksa konjonktürel taktikler mi?
(daha fazla…)
Son dönemlerde devrimci ve sosyalist çevrelerin üzerindeki baskı yoğunlaşıyor. 29 Mart seçimlerinden sonra yaşanan gelişmelere bir bakalım:
· 14 Nisan’da DTP’ye 15 ilde eş zamanlı yapılan operasyonlarda gözaltına alınan 245 kişiden 51’i tutuklandı.
· 28 Mayıs’ta ülke çapında KESK’e operasyon yapıldı. Gözaltına alınan 40’a yakın sendikacıdan 14’ü tutuklandı.
(daha fazla…)

Disk’in öncülüğünde 2004 1 Mayıs’ında başlatılan “1 Mayıs emeğin birlik, mücadele ve dayanışma bayramını, emekçilerin dilediği yerde kutlamaya hakkı vardır” şiarı Türkiye siyasetinde büyük bir tartışmayı da beraberinde getirmişti. O tarihten bu yana her 1 Mayıs benzer tartışmalara sahne olmaktadır. Emekçilerin ve onların meşru örgütlerinin soruları hep boşlukta bırakılmakta, talepleri görmezden gelinmekte ve hep aynı nakaratların tekrarlanması şeklinde karşı saldırılar gelmekteydi. Fakat esas görülmesi gereken ise bu karşı saldırıların her yıl biraz daha azalması, değişmeyen nakaratları tekrarlayanların sayısal ve etki alanı bakımından gerilemesidir.